Mehmet Ateş
Mehmet Ateş
Giriş Tarihi : 11-01-2022 21:08
Güncelleme : 11-01-2022 22:22

ÖĞRETMENLİK ANILARI -2-

Geceyi Balığan köyünde, korucu Emin'in evinde geçirecektim. Saat 23 civarıydı, okula gidip kendimi göreve başlatıp ertesi gün sabah güneş doğmadan şehre gidecek minibüse yetişmem lazımdı. Korucu Emin'le birlikte Balığan mezrasına beş dakika yürüyüş mesafesinde olan Ahmet Yesevi Birleştirilmiş Sınıflı ilköğretim okuluna gitmek için evden ayrıldık. Okul, iki mezra arasında bulunan bir yerdeydi. Korucu Emin’in elindeki el feneri, zifiri karanlıkta önümüzü görebilmemizi sağlıyordu. Yolun solunda derin bir uçurum; sağında ise yol yapılırken oluşmuş dik yüksek yamaç…kim zaman sesizlik kimi zaman muhabbet ediyorduk, köyden, okuldan ve öğrencilerden. Ve yabani hayvan sesleri ile evcil hayvanların sesleri birbirine karışmaktaydı. Kafamda derin düşünceler… nihayet okula vardık. Okul tek katlı, bir tarafında; beş sınıfın bir arada ders göreceği bir derslik, küçük bir idari oda ve girişten oluşuyordu. Binanın diğer tarafında ise; iki oda, bir mutfak, banyo ve tuvaletten oluşan küçücük lojmanı vardı. İdari odaya girdik, tozlu eski küçük bir masa, bir tahta sandalye ve geride kırık dökük bir dosya dolabı. Küçücük odanın köşelerinde örümcek ağları ve yerde böcek ölüleri. Masanın çekmecesinde bir mühür, birkaç kağıt ve dosya. Dolapta klasörler, defterler, giden ve gelen yazılar. Artık resmi işlemlerimi yapmam lazımdı çok geç olmuştu, fazla oyalanmadan ayrılmamız gerekiyordu. Ama nasıl göreve başlayacağımı bilmiyordum. Üniversitede, göreve başlama ile ilgili bir eğitim aldığımızı hatırlamıyorum. Daha önce göreve başlamış öğretmenlerin belgelerini inceledim. İlgili dosya ve defterleri çıkarıp göreve başlama tarihini yazdım. Sincik İlçe Milli Eğitim müdürlüğüne vermek üzere göreve başladığıma dair resmi yazıyı A4 kâğıdına el yazıyla yazarak imzaladım. Tabi o dönemde bilgisayar, yazıcı yaygın değildi. Daktilo belli okullarda vardı ama bu okulda yoktu. Göreve başlamayla ilgili üniversiteden hiç bir eğitim aldığımızı da hatırlamıyorum. Yani anlayacağınız o dönemde tek öğretmenli okullarda bir öğretmen; hem müdür, hem 1.2.3.4 ve 5. Sınıfları bir sınıfta aynı anda okutan öğretmen hem de hizmetliydi. Lazım olan evrak ve belgeleri alıp kapıyı kilitleyip çıktık okuldan. Tekrar Balığan mezrasına yürüyerek Korucu Emin'in evine gittik.

Yorucu bir gündü. Misafir odasında yataklarımız yapılırken, Korucu Emin misafir odasında piknik tüpü üzerinde çay demliyordu. Ben de o arada abdest alıp namaz kılmak istediğimi belirtince ev sahibi, yan odadaki çocuklara seslenerek su hazırlamalarını istedi. Dışarı çıktığımda, avluda bir elinde havlu, diğer elinde su dolu ibrikle, saygıyla bekleyen bir çocuk hazırol vaziyette bekliyordu. Tabi o yıllarda köyde musluk suyu, lavabo ve tuvalet yoktu. Suyu, çeşmeden kovalarla taşırlardı. Abdest alıp namazı kıldığımda biraz ferahlamıştım. Gece çayımızı içerken, meraklı gözlerle çocuklar kapının arkasında gizli gizli bakıp gülüp kaçıyorlardı. O gece yatağa girdiğimde saat bire geliyordu. Ve kafamda soru işaretleri, bu zor coğrafyada, bu samimi insanlara faydalı olabilecek bir heyecanı yakalayabilecek miydim?

Güneş doğmadan kalktık, sabah namazından sonra yürüyerek komşu köye gittik. Şehre gidecek minibüs, komşu köyden hareket edecekti. Şehre gidecek minibüsün yola erken çıkması lazımdı çünkü yol kötü ve uzaktı. Araç çıkmadan yetiştik. Bizim aracımız, beş altı mezrayı dolaşıp şehre gidecekti. Araç dolaştığı köylerde, köy meydanına varır varmaz, köylüler aracın etrafında toplanır, kimisi araca biner, kimisi ihtiyaçlarını şoföre iletir, şoför tek tek deftere yazıp not tutardı. Yoğurt, soğan, peynir, tereyağı, çökelek ne istersen yüklenirdi minibüse.Şehirde kimisinin çocukları, akrabaları vardı, ulaştırılması için, kimisi de harçlık ve ihtiyaç için satmaya götürürdü.

Yol bitmiyordu. Daha önceden de bahsettiğim gibi yol virajlı, yokuş, asfalt ama eser kalmamıştı hatta daha kötü olmuştu. Çoğu yerde çukur, tümsek, çamur... kimi yerde iyice yavaşlıyor kimi yerde hızlanıyordu. Araç içinde ise muhabbet koyuydu.

İnliceden çıkıp Pınaryayla (Artan) köyünün kuzeyinden dağı aşıp ova göründüğünde değişik bir his oluşmuştu bende sanki ferahlamıştım. Doğup büyüdüğüm yerde dağlar, büyük derin vadiler yoktu, hafif engebelikler vardı, başka yükseltiler bulunmazdı. Ovayı, şehri özlemiştim, uzun bir süre uzak kalmadığım halde bir günlük zaman dilimi uzun bir süreymiş gibi gelmişti. Nihayet şehre varmıştık. Şehre vardığımızda saat 9.30 civarıydı. 45 km’lik İnlice Adıyaman yolunu ancak üç saatte  geçebilmiştik.

Aracımız, Adıyaman’dan İnlice'ye saat 15 gibi de geri dönecekti. Ben o gün köye dönemeyecektim. Sincik ilçe milli eğitim müdürlüğüne gidip göreve başlama yazımı teslim ettikten sonra dönecektim.Adıyaman’dan Kâhta üzerinden Sincik'e gittim. Kâhta-Sincik yolu üzerinde tarihi Karakuş Tümülüsü, Cendere Köprüsü gibi tarihi yerler, eserler de vardı. İlk defa geçtiğim bu yolculukta tarihi yerler ve doğası hoşuma gitmişti. Dar ve keskin virajlı yollardan geçerek ilçeye vardık. Sincik ilçesi, rakımı yüksek, düzlükte kurulmuş, insanları cana yakın küçük bir ilçeydi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne uğrayıp evraklarımı teslim ettim. Benim gibi göreve yeni başlamış Türkiye’nin farklı illerinden gelen öğretmenlerle tanışıp dertleştik. Herkes kendi görev yerinden birşeyler anlatıyordu; coğrafyanın zorluğundan, ulaşımın araçları ve araç sıkıntısından bahsediyordu. Kimisi üzgün, düşünceli ve ürkek, kimisi canlı, keyifli ve pozitifti. Nihayet resmi işlemlerimiz bitmişti. İlçeden ayrılmak için yeni tanıştığımız dostlarla vedalaşıp ayrıldık.

Öğretmen olmuştuk artık. Hayatımızda yeni bir sayfa açılmıştı. Neler bekliyordu bizi kim bilir. Yeni bir çevre, alışık olmadığımız bir coğrafya, farklı bir kültür... ve en güzeli, öğrencilerimiz olacaktı, birlikte nice zamanlar geçirecektik. O saf, tertemiz yüreklerine dokunabilecek miydik? Yaptığımız görevi en iyi şekilde yerine getirebilecek miydik? Yoksa birileri gibi günümüzu gün edip keyif ve tutkularımızın peşinde gidecek bir ömür mü çürütecektik? Görevini aksatan, haftalarca okula ugramayan, okulda olduğunda derse girmeyen ya da faydalı olmayan, topluma tepeden bakan, kendini beğenmiş bir yaşam mı sürecektik? Yoksa İdeali olan, heyacan veren, fedakar ve mütevazı biri mi olacaktık? Bu iki yaşam şekli de insanın iradesine bağlı elbet, tercih bizim, hangi yaşamı istersek onu alırız, yaşarız.  

Macera dolu yeni bir hayat başlıyordu.

@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
Gölbaşı’nda Cumhuriyet Bayramı Coşkuyla Kutlandı
ANKET OYLAMA TÜMÜ
Adıyaman'ın En Başarılı Belediyesi Sizce Hangisi?
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Gölbaşı MYO öğrencilerinden çevre temizliği
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA