Üniversiteyi Kazandın, Şimdi Ne Yapacaksın?

Sena Tekin

31-08-2026 15:29

Üniversiteyi Kazandın, Şimdi Ne Yapacaksın?

 

Sınav sonuç ekranındaki “Kazandınız” yazısı parıldadığında, yıllardır sırtında taşıdığın ağır yükün bir anda hafiflediğini hissettin, değil mi?

Ailede küçük bir bayram havası, akrabalardan gelen tebrik telefonları, sosyal medyaya koyulan gururlu ekran görüntüleri…

Çocuk üniversiteyi kazanmış.

Anne gururlu.

Baba gururlu.

Teyze WhatsApp grubuna “Maşallah” yazmış.

Halalar kalp göndermiş.

Komşu, çocuğun hangi bölümü kazandığını sormadan “Devlet mi?” diye sormuş.

Hikâyenin buraya kadar olan kısmı tam bir “mutlu son” gibi kurgulandı.

Fakat kapıdan içeri adımını attığın an fark edeceğin acı gerçek şu:

Türkiye’de artık üniversite kazanmak bir başarı hikâyesinin mutlu sonu değil. Yüksek oranlı, bol belirsizlikli bir ekonomik hayatta kalma oyununa alınan giriş bileti.

Üstelik oyunun zorluk seviyesi “uzman”da.

Çünkü üniversiteyi kazanmak tek başına yetmiyor.

Eskiden “üniversiteli olmak”; sınıf atlamanın, dünyaya açılmanın, entelektüel bir sermaye biriktirmenin adıydı. Yıllardır önlerine konan devasa soru bankalarının, iptal edilen sosyal hayatların, “Şimdi sık dişini, üniversitede rahatlarsın” yalanlarının son durağıydı.

Şimdiyse Barınma, Beslenme ve Ulaşım adlı üç bilinmeyenli bir denklemde boğulmama mücadelesi.

Bence üniversite tercih kılavuzlarına yeni bir bölüm eklenmeli.

Bölümün taban puanı.

Şehrin taban kira puanı.

Ailenin aylık gönderme kapasitesi.

 

Psikoloji: Taban Puanı: 438 — İstanbul Taban Kira Puanı: 18.000 TL

İktisat: Taban Puanı: 421 — Ankara Taban Kira Puanı: 14.000 TL

Sosyoloji: Taban Puanı: 380 — İzmir Taban Kira Puanı: 16.000 TL

 

Hatta tercih robotu öğrencinin puanını değil, ailesinin kredi kartı limitini de sormalı.

“Bu bölümü yazmak istediğinizden emin misiniz?”

“Evet.”

“Peki aylık kira konusunda ailenizle konuştunuz mu?”

“Hayır.”

“Geçmiş olsun.”

Çünkü sistem artık sana hangi bölümü okumak istediğini değil, hangi şehrin kirasını ödemeye gücünün yeteceğini soruyor.

 

Ne yapacak üniversiteli gençler?

Önce kiralardan geçilmeyen kentlerde başını sokacak yurt ya da ev aramanın çiğ gerçekliğiyle yüzleşecekler.

Kazandıkları bölümün gelecekte onlara ne vaat ettiğini düşünürken, daha ilk yıldan “Mezun olunca ne yapacağım?” kaygısının gölgesi düşecek kampüs bahçelerine.

Henüz birinci sınıftasın.

Daha öğrenci kartını çıkarmamışsın.

Ama LinkedIn senden beş yıllık kariyer planı istiyor.

Bir yandan “Kendini keşfet” deniyor.

Öte yandan kira kontratı önüne konuyor.

Kendini keşfetmeden önce ev arkadaşının bulaşık bırakıp bırakmadığını keşfediyorsun.

Kampüs hayatı denen şey de biraz değişti artık.

Filmlerde üniversite öğrencileri çimlere uzanıp kitap okuyor.

Bizde öğrenci çimlere uzanırsa ilk soru şu:

“İyi misin? Başın mı dönüyor? Aç mısın?”

Çünkü gençlerden hem geleceğin dünyasını yakalamalarını, kendilerini geliştirmelerini, yabancı dil öğrenmelerini, staj yapmalarını, sosyal çevre oluşturmalarını hem de menemenin içine atılacak yumurta sayısını hesaplarken cinnet geçirmemeleri bekleniyor.

Üstelik üniversite öğrencisinden artık yalnızca başarılı olması beklenmiyor.

Başarılı, girişimci, sosyal, üretken, donanımlı, yabancı dil bilen, staj yapmış, network sahibi ve mümkünse ekonomik olarak çökmemiş olması bekleniyor.

Ama burs çıkarsa da “Acaba gerçekten ihtiyacı var mı?” diye tartışılıyor.

Bir gencin yirmi yaşında hem hayatını kurup hem ülkenin ekonomik göstergelerini tek başına düzeltmesini beklemek, biraz fazla mesai.

 

Yine de…

Bütün bu karamsar tabloya rağmen, otobüs biletini alıp başka bir şehre adım atmak az şey değil.

Ailenden ilk kez uzaklaşmak.

Kendi anahtarını cebinde taşımak.

İlk kez kimseye haber vermeden dışarı çıkmak.

Bir derse geç kalmak.

Bir arkadaş edinmek.

Bir hocaya sinir olmak.

İlk kez hiç tanımadığın insanlarla aynı masaya oturmak.

Belki ilk kez sana hiç benzemeyen biriyle uzun uzun konuşmak.

Belki yıllardır doğru bildiğin bir şeyin yanlış olduğunu fark etmek.

Belki de kendin hakkında ailenden, öğretmenlerinden ve sınav sisteminden duyduğun bütün cümleleri çöpe atıp kendinle yeniden tanışmak.

Bunların hiçbirinin faturası yok.

Henüz.

Üniversitenin en kıymetli tarafı hâlâ diploma değil.

Başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu görme ihtimali.

Üniversite sana hazır bir gelecek sunmayacak.

Zaten kimsenin elinde hazır gelecek yok.

Ama sana soru sormayı, itiraz etmeyi, başka hayatların ve fikirlerin varlığıyla sarsılmayı öğretebilir.

Bazen bir amfide duyduğun tek bir cümle, yıllardır kafanda duran bir duvarı yıkabilir.

Bazen bir arkadaşın, sana kendinden hiç beklemediğin bir tarafını gösterebilir.

Bazen de üniversitede öğrendiğin en önemli şey, aslında ne olmak istemediğindir.

Ve bu da az bir bilgi değildir.

Hayatın şimdi başlıyor demek gerçekçi değil.

Hayat zaten başlamıştı. Sadece ilk kez direksiyonuna biraz daha fazla yalnız geçeceksin.

Korkacaksın.

Para yetmeyecek.

Bazen yalnız kalacaksın.

Bazen yanlış insanlarla arkadaş olacaksın.

Bazen yanlış bölümde olduğunu düşüneceksin.

Bazen eve dönmek isteyeceksin.

Bazen de eve dönünce neden dönmek istediğini anlayamayacaksın.

Ama bütün bunların arasında, kimsenin sana tarif etmediği bir şeyi kendin bulacaksın:

Kendin.

 

 

DİĞER YAZILARI Bir reçetenin arkasında ne kadar bürokrasi var? 01-01-1970 03:00 Kaptan, Orta Kapıyı Açar mısın? 01-01-1970 03:00 Butlanın Gölgesinde Bir "Yeni" Başlangıç 01-01-1970 03:00