Geçen gün otobüsteyim. Hani şu durakta beklerken “Gelmeyecek herhalde, taksi mi çağırsam?” ile “Şimdi taksi çağırsam tam o an otobüs gelir, parama yazık olur” arasındaki o 4 dakikalık milli varoluşsal sancıyı çektikten sonra bindiğimiz otobüslerden biri.

İçerisi mahşer kalabalığı. Herkesin yüzünde aynı ifade var: “Ben aslında burada olmayı hak etmiyorum ama hayat işte.” Önümdeki beyefendi telefonunda son dakika ekonomi haberlerini kaydırıyor.  Enflasyon rakamları, döviz kurları, faiz kararları… Yüzündeki ciddiyeti görseniz, sanırsınız Merkez Bankası başkanı ama o sırada tutunmaya çalıştığı demirle akrobasi yapıyor. Yanındaki teyzeyse 3 malzemeyle hamur açma videosu izliyor. İkisi de aynı 10 metrekarelik metal kutunun içinde, aynı hayatta kalma mücadelesini veriyor ama ikisinin de zihninde bambaşka bir Türkiye simülasyonu çalışıyor. Teyze mutlu. Beyefendi mutsuz. Biri ülke ekonomisini takip ediyor, diğeri börek ekonomisini. Aynı havayı soluyor, aynı çukurlardan zıplıyorlar.

Belki de biz artık aynı ülkede yaşamıyor, yalnızca aynı otobüse biniyoruz. Zaten artık gündemi biz takip etmiyoruz, gündem bizi kovalıyor. Hem de koşarak. Eskiden bir şey pahalılaştığında ya da bir sistem tıkandığında topluca şaşırırdık. Şimdi pahalılaşan şeyin neden pahalılaştığını açıklamaya çalışıyoruz. Şaşırma yetimizi bir kenara bıraktık, yerine muazzam bir "mantığa büründürme" mekanizması koyduk.
“Ev kiraları uçmuş ama bölge değerlendi tabii.”
“Yazın bu sıcakta elektrikler kesildi ama altyapıyı yeniliyorlardır herhalde...”
“Markette peynirin fiyatı ne olmuş öyle?”
“E ama süt pahalı.”
Her şeyin bir açıklaması var.
Bir tek bizim neden hala bu kadar normal davrandığımızın açıklaması yok. Tebrikler, olağanüstü şeyleri olağanlaştırmak konusunda dünya çapında bir milletiz...
Başka ülkelerde insanlar hayatlarını değiştirmek için plan yapıyor. Biz hayatın değişen şartlarına uygun yeni bir kişilik geliştiriyoruz. Maaş yetmiyor mu? Daha az harcayan biri oluyoruz.
Kira artıyor mu?
Birdenbire daha küçük ev sevdiğimizi keşfediyoruz.Kahve pahalı mı?
“Ben zaten evde içiyorum ya” diyoruz.
Biz bu kadar esnek olmayı nereden öğrendik acaba? Plastik bu kadar bükülse çatlar. Biz çatlamıyoruz. Şekil değiştiriyoruz. Buna da dayanıklılık diyoruz. Çünkü gerçeğin kendisiyle yüzleşmek, otobüs şoförüne “Kaptan orta kapıyı açar mısın?” diye bağırmaktan çok daha fazla cesaret gerektiriyor. Bağırmak yerine bir sonraki durakta iniyor, yürüyor, söyleniyor, biraz küfrediyor, eve varıyoruz. Ertesi gün yine aynı durakta bekliyoruz. İnsan bazen mutsuz olduğu düzeni değiştirmektense o düzene nasıl uyum sağlayacağını öğreniyor. Bu da insana garip bir huzur veriyor. Ama beklentilerimizi küçültmek, "hiç değilse daha kötüsü olmadı" demek de bizi mutsuz ediyor.

Peki, bu kadar kabullenişin sonu nereye varıyor?
Birbirimizin gözünün içine bakamaz hale geldiğimiz noktaya. Otobüste ayağımıza basıldığında bile kızamıyoruz artık. Çünkü biliyoruz ki basan adam da en az bizim kadar yorgun, en az bizim kadar kafası dolu ve en az bizim kadar "bir sonraki durağı" düşünüyor. Böyle böyle birbirimize kızmamayı öğrendik. İyi bir şeymiş gibi görünüyor. Değil. Çünkü hoşgörü sandığımız şey, hepimizin aynı anda tükenmiş olması. Öfkemiz de değişti zaten.
Kendime soruyorum: Acaba gerçekten sabırlı bir toplum muyuz, yoksa tepki vermeye üşeniyor muyuz? Eğer ikincisiyse, vay halimize. Çünkü üşenmek, kabullenmenin en sinsi halidir. Bizi yavaş yavaş eksiltir de ruhumuz duymaz. Öfkelenirsek story paylaşıyoruz. “Yazıklar olsun.” yazıyoruz. Sonra telefonunu kapatıp yemek söylüyoruz. Yirmi dört saat sonra story uçuyor. Öfke de onunla beraber. Pazara gidip muzun kilosunu görünce gözleri yuvalarından fırlayan teyzeyle, akşam muza yapılan yapay zeka reelslerine katıla katıla gülen torunu aynı evde yaşıyor. Teyze gerçeklikten felç olmuş durumda, torun ise gerçekliği mizahla sindiriyor. İkisi de günü bitiriyor, ikisi de gece aynı tavanı izliyor. Ama ikisi de sabah uyandığında aynı durakta aynı otobüsü bekliyor. Ve o otobüs yine gelmiyor. Neyse ya. Aklı başında kalmaya çalışan herkese kolay gelsin. Ama çok da kasmayın derim; çünkü galiba simülasyonda en çok aklı başında olanların canı acıyor.