Adıyaman’da gazeteci çoktur, cemiyetler de epeyce vardır. Bunu bu şehirde yaşayan herkes bilir. Kamerası olan, kalemi olan, sahada koşturan, sabaha karşı haber giren, cenazede, enkazda, adliye koridorlarında bekleyen çoktur. Ama iş gazetecinin hakkını savunmaya, omzuna el koymaya, “yalnız değilsin” demeye gelince, o cemiyetler bir anda buharlaşır. İlginçtir; gazeteci çoktur ama gazetecinin yanında duran yoktur. Cemiyet çoktur ama cemiyet hissi yoktur.
Adıyaman’da gazeteciler cemiyetleri vardır; hatta sayı olarak bakıldığında fazlasıyla vardır. Ancak bu cemiyetlerin varlığı çoğu zaman tabeladan ibarettir. Kapısı açılmayan, telefonu çalmayan, sahaya inmeyen, gazetecinin derdini yalnızca kulaktan dolma bilen yapılardır bunlar. Protokolde fotoğraf vermek, bir-iki resmi günde görünmek dışında, mesleğin gerçek yükünü taşıyanlarla bağları neredeyse yoktur.
6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıla yakın zaman geçti. Bu süreçte Adıyaman’da gazetecilik yapmak, kelimenin tam anlamıyla enkazın ortasında meslek icra etmek demekti. Evini kaybeden vardı, bürosu yıkılan vardı, arşivi molozların altında kalan ve bir daha ulaşamayanlar oldu. Kamerası kırılan, bilgisayarı enkazda kalan, radyosundan ses çıkmayan, günlerce tek bir kare bile alamadan sahada dolaşan basın emekçileri vardı. Soğukta konteyner önünde, bazen arabasında, bazen bir kahvenin köşesinde haber yazmaya çalışan gazeteciler oldu. Ama bu süreçte kaç cemiyet gerçekten onların kapısını çaldı? Kaçı “Neye ihtiyacın var?” diye sordu?
Kadın gazeteciler için tablo daha da ağırdı. Depremin yarattığı kaosun ortasında hem mesleğini yapmaya çalışıp hem de güvenlik kaygısıyla mücadele eden, sahada görünür olduğu için hedef haline gelen kadın gazeteciler vardı. Gece haber takibi yaparken tedirgin olan, “oraya gitmesen daha iyi olur” denilerek geri çekilmeye zorlanan, bir yandan mesleki baskı bir yandan toplumsal önyargıyla boğuşan kadın gazeteciler… Peki bu kadınların yanında duran kaç cemiyet oldu? Kaçı kadın gazetecinin yaşadığı özgül sorunları gündemine aldı?
Genç gazeteciler için ise meslek neredeyse bir sabır sınavına dönüştü. Alaylı ya da mektepli fark etmeksizin, bu işe gönül veren gençler çoğu zaman “sen daha çocuksun”, “biz bu işi senden iyi biliriz” denilerek bastırıldı. En zor görevler onlara verildi ama en küçük hak talebinde kapılar yüzlerine kapandı. Sigortasız çalıştırılan, emeği görmezden gelinen, “idare et” denilerek susturulan genç gazeteciler için cemiyetler ne yaptı? Çoğu zaman hiçbir şey.
Adıyaman’da basın emekçilerine yönelik gerçekçi destek projeleri geliştirilemedi. Ekipman ihtiyacı kronikleşti, barınma meselesi neredeyse hiç gündeme alınmadı. Daha acısı, sınırlı da olsa gelen yardımlar bile tüm basın emekçilerine ulaşmadı. Bazı cemiyetlerde bu yardımlar, sessizce belli isimlere aktarıldı. Kimse yüksek sesle konuşmadı. O sessizlik bir nezaket değildi; düpedüz suç ortaklığıydı.
Bu noktada şu soru soruluyor: “Bu kadar cemiyet varken yeni bir cemiyete ne gerek var?”
Cevap aslında çok net. Eğer mevcut yapılar, sahada bedel ödeyen gazetecinin yanında duramıyorsa; baskı göreni, tehdit edileni, yalnız bırakılanı koruyamıyorsa; kadın ve genç gazeteciyi görmezden geliyorsa… Elbette yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Çünkü cemiyet, tabela değildir. Cemiyet, koltuk hiç değildir. Cemiyet, ömür boyu taşınacak bir unvan da değildir.
Cemiyet, sahada olanı anlamaktır. Yağmurda bekleyeni bilmektir. Sıcakta kavrulanı, soğukta titreyeni tanımaktır. Hayatında bir kez bile sabaha kadar haber yazmamış, bir basın açıklamasında saatlerce ayakta durmamış, tehdit telefonları almamış insanların bu mesleği yapanları anlamasını beklemek iyi niyet değil, safdilliktir.
Cemiyet başkanlığını kişisel iktidar alanı sananlar oldukça; mesleğe yeni girenleri azarlayıp onların emeğini sömürenler var oldukça; protokolde görünmeyi tek başarı kriteri sayan bu zihniyet hüküm sürdükçe… Bu şehirde gazeteciler yalnız kalmaya devam eder. Ve bu yalnızlık, mesleği içeriden çürüten en büyük tehdittir.
Adıyaman’ın ihtiyacı; koltuktan değil sahadan konuşan, kadın ve genç gazeteciyi merkeze alan, alaylı–mektepli ayrımı yapmadan gerçekten çalışan gazeteciyi temsil eden bir anlayıştır. Gazetecinin derdini kendi derdi bilen bir yapı… Ta ki hak eden hakkını alana kadar. Ta ki cemiyetler, gerçekten cemiyet olana kadar.