Yaman Haber ® - Haberi kaynağından takip edin
Yaman Haber ® - Haberi kaynağından takip edin
KÖŞE YAZISI

Orwell yaşasaydı kitabın adını 2026 koyardı

Paylaş:

George Orwell, 1984’ü yazarken Adıyaman’daki Zılha Bacı’yı tanımıyordu. Onun pazarda patlıcanın fiyatını sorup elini tezgahtan çekişini görmedi.
Tütününü satarak çocuğunu okutmaya, kızına çeyiz düzmeye çalışan Ebzer Emmi’yi de tanımıyordu. Yine de bugün ikisi romanı okusa Büyük Birader’in ülkesine yabancılık çekmezdi. Çünkü distopya bazen duvardaki bir afiş değil, aynı memlekette birinin akşam yemeğine patlıcan alamaması, bir başkası hakkında milyar liralık işlemlerin konuşulmasıdır.

AK Parti yola çıkarken üç Y ile mücadele edecekti: Yasaklar, yoksulluk, yolsuzluk. Yirmi dört yıl sonra dönüp bakınca insanın aklına kötü bir ihtimal geliyor. Yoksullukla mücadele derken kendilerinden olanların yoksul kalmamasını mı kastettiler? Yolsuzlukla mücadele derken yalnızca başkalarının dosyalarını mı düşündüler? Yasaklarla mücadele derken iktidarı eleştirenin sabah kapısı çalınır mı diye düşünmeden yazabildiği bir ülkeyi mi vaat ettiler? Bunlar AK Parti’nin kendi siyasi geçmişine sorulmuş sorular. Çünkü üç Y vaadi hala kendi seçim metinlerinde duruyor; arşivi henüz bütünüyle susturamadılar.

O arşive şimdi bir dosya daha eklendi. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, yakın zamana kadar AK Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Fatma Betül Sayan Kaya hakkında, 63 milyon 359 bin liralık hisse alımının ardından 1 milyar 344 milyon lira çektiği iddiası ortaya atıldı. Eşi İlyas Kaya hakkında da yüksek tutarlı işlemler ileri sürüldü. Kaya, 26 Eylül gecesi partideki görevlerinden affını istedi; talebi Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildi. İstifa açıklamasında iddiaların araştırılmasını istedi, fakat yatırılan paranın kaynağını ve alım satım işlemlerini açıklamadı. İleri sürülen rakamlar bir siyasetçinin iddiası; suçun kanıtı ya da kesinleşmiş kazanç hesabı değil. Bu ayrım, paranın hesabını sormayı daha az gerekli kılmıyor.

Zılha Bacı’ya “Bekle, soruşturma bitsin” demek kolay. Zaten kadın ömrünü bekleyerek geçiriyor. Maaşa zam bekliyor, pazarda fiyatın düşmesini bekliyor, torununa gönlünce bir şey alabileceği günü bekliyor. Ebzer Emmi tütününün parasını almadan borçlarını sıralıyor. Bu insanlardan kemer sıkmaları istenirken eski bir bakan hakkında konuşulan milyarların nereden geldiğini sormamaları beklenemez. İstifa bir makamı boşaltır; banka hareketlerini, işlemlerin zamanını ve paranın kaynağını açıklamaz.

Üstelik ortada yalnızca bir kişinin adı etrafında dönen bir dedikodu yok. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü sermaye piyasası soruşturmasında 46 tüzel kişi, 18 fon ve 42 gerçek kişi için mal varlığı tedbiri talep edildi. Ardından 45 firma ve 19 fonla ilgili tedbirler kaldırıldı. Bu gelişmelerin hiçbirinden topluca suçluluk sonucu çıkmaz. Fakat soruşturmanın çapı, meseleyi tek bir istifa cümlesine sığdırmaya çalışan herkes için yeterince büyük. Siyaset, “Biri ayrıldı, konu kapandı” diyerek bu dosyanın kapağını kapatamaz.

Ziya Paşa sanki bugünün pazar tezgahıyla siyaset katını yan yana görmüş de yazmış: “Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz, / Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir.” Bu beyit, adı geçen kişileri mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek için değil, adaletin en eski hastalığını hatırlamak için var. Ebzer Emmi’nin birkaç kuruşluk borcunun peşine düşen ciddiyet, milyarlar konuşulurken de gösterilecek mi? Yoksa rakam büyüdükçe ses mi kısılacak, makam yükseldikçe dosya mı hafifleyecek?

Bugün TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, küçük birikimleriyle yatırım yapanların parası üzerinden kim haksız kazanç sağladıysa hesap sorulması gerektiğini söyledi. Güzel söz. Bu defa söz, sahibinin önünde dursun. “Kim varsa” denildiyse kim varsa; “nereye uzanıyorsa” denildiyse nereye uzanıyorsa. Soruşturmanın vardığı yer bir parti kapısıysa orada durmayacak, başka bir kapıysa orada da durmayacak. Büyük Birader’in adaleti düşmanlarına hızlı, dostlarına nazik davranır. Bir hukuk devletinin böyle bir lüksü yoktur.

Orwell’in Hakikat Bakanlığı’nda geçmiş, o günün iktidarına uygun biçimde yeniden yazılır. Türkiye’de kağıtları yakmaya gerek bile kalmadı; dünün sözünü bugünün ekranında boğmak yetiyor. Dün kol kola girilen biri bugün bütün kötülüklerin kaynağı olabiliyor. Dün hedef gösterilen biri bugün devlet aklının saygın muhatabı diye sunulabiliyor. Her değişimde Büyük Birader haklı çıkıyor. Yanılan eski dostlar, aldandığı söylenen kadrolar, yeterince anlamadığı söylenen halk oluyor. Bir tek en tepede duranların hafızasına kusur kondurulmuyor. Demek ki memleketin asıl yasaklananı işi hatırlamak.

“Millî irade” de aynı sözlüğün başına gelenlerden. Seçmen iktidarın adayını seçince iradesi baş tacı; muhalefetin adayını seçince sandığın etrafında başka hesaplar dönmeye başlıyor. Seçilmiş belediye başkanı suç işlemişse soruşturulsun, yargılansın. Ama gizli tanık sözleriyle manşetlerde hüküm kurulup savunma daha duyulmadan seçmenin iradesi itibarsızlaştırılıyorsa kimse buna olağan siyaset demesin. Adaletin seçim sonuçlarına göre hız değiştirdiği kuşkusu, herhangi bir belediye başkanından çok daha büyük bir şeyi yaralar: Sandığa olan inancı. Avrupa Konseyi’nin seçilmiş yerel yöneticilerin tutukluluğuna ilişkin kaygısı da bu yüzden ciddidir.

Basının bir kısmına gelince… Hakikat Bakanlığı’nın bordrosunda görünmüyorlar, ama mesai saatleri pek uyumlu. Muhalif hakkında bir iddia ortaya atıldığında suçlayıcı sıfatlar hazır; iktidar çevresinden bir isim söz konusu olduğunda birden ince dil, sabır ve masumiyet karinesi hatırlanıyor. Elbette masumiyet karinesi herkes içindir. Tam da bunun için muhalif belediye başkanına gösterilmeyen özenin eski bakana gösterilmesi insana batıyor. Bir tarafta gizli tanığın sözü neredeyse hüküm gibi dolaşıyor, diğer tarafta milyarlık işlem iddiasının ayrıntılarını sormak ayıp sayılıyor. Aynı ağızdan iki ayrı adalet çıkınca buna hukuk denmiyor; mahalle dayanışması deniyor.

Bir de yazılmayan cümleler var. Gazeteci yazısını ikinci kez okuyor; anlatım bozukluğu aramak için değil, sabah kapısı çalınır mı diye. Yurttaş paylaşımını siliyor, bir kelimeyi çıkarıyor, bir adı yazmaktan vazgeçiyor. Sonra ekrana biri çıkıp düşünce özgürlüğünden söz ediyor. Orwell’in dünyasını ürpertici yapan yalnızca yalanın söylenmesi değildi. Herkesin gördüğü şeyle inanması istenen şey arasındaki farkı bilip yine de susmasıydı.

Özel jetle hac yolculuğu iddiası da şimdi bu dosyanın çevresinde konuşuluyor; TİP Milletvekili Ahmet Şık, Kaya’nın soruşturmada adı geçen bir iş insanının jetiyle seyahat ettiğini ileri sürdü. Bunun da açıklığa kavuşması gerekir. Çünkü Ebzer Emmi’nin hac hayaliyle bir özel jet iddiası aynı cümlede buluştuğunda, “algı yapılıyor” diyerek geçilecek bir soru kalmaz. İddia doğruysa ilişkiyi ve seyahatin koşullarını, yanlışsa neden yanlış olduğunu bilmek isteriz. Milletin inancını siyasetin süsü yapanlar, kendi yolculukları sorulduğunda sessizliği cevap sayamaz.

Orwell yaşasaydı belki kitabının adını 2026 koyardı. Büyük Birader için de başka bir unvan düşünürdü. Aklına “asrın lideri” gelebilirdi mesela. Sonra masanın üstündeki kağıda, pencerenin dışına, kapının kilidine bakardı. Yazıp yazmamaya karar vermeden önce sabahı düşünürdü. Türkiye’nin distopyası, Zılha Bacı’nın patlıcanı tezgaha bıraktığı yerde başlıyor; insanın kendi cümlesini bitirmeden şafak vaktini hesap ettiği yerde tamamlanıyor.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Yaman Haber ® - Haberi kaynağından takip edin yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Abdurrahman Akçal — Diğer Yazıları

Tümü

Yorumlar

Editoryal moderasyon aktif

Yorum Yaz

Yorumunuz incelendikten sonra yayın ilkelerimize uygun bulunması hâlinde yayınlanır. Hakaret, iftira ve reklam içeren ifadeler reddedilir.

adlı okura yanıt yazıyorsunuz.
0 / 2000

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yeni Slow Radyo