Bu ülkede çocuklara eskiden “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulurdu.

Doktor.

Öğretmen.

Futbolcu.

Avukat.

Balerin.

 

Şimdi soru biraz değişti:

“Kaç puan aldın?”

Çünkü biz meslek seçmeyi bıraktık, kadro seçmeye başladık.

 

Bugün yüz binlerce insan sınava girecek. Kalemler açılacak, optik formlar doldurulacak, salonlarda sessizlik sağlanacak. Birileri tarih sorusunda Osmanlı’yı hatırlamaya çalışırken birileri geleceğini düşünüp stres yapmaktan sınavda hayallere dalacak.

 

Sonra sınav bitecek.

Herkes eve dönecek.

 

Ve meşhur soru başlayacak:

“Kaç net yaptın?”

Türkiye’nin en romantik sorusu belki de bu artık.

Çünkü bu sorunun içinde aşk da var, korku da var, gelecek kaygısı da.

“Kaç net yaptın?” aslında “Hayatını kurtarabilecek misin?”, “Atanıp evlenebilecek misin?” demenin daha kibar hâli.

 

Bir insanın geleceğini 120 soruya sığdırmaya çalışıyoruz.

Sonra da ona “gençler neden gelecek kaygısı yaşıyor?” diye soruyoruz.

E ne yapsın?

İnsanlar daha üniversiteye başlamadan KPSS’yi düşünüyor. Üniversite bitince atanmayı. Atanınca geçinmeyi. Geçinince ev almayı. Ev alınca borcunu ödemeyi.

 

Hayatın her aşamasında bir sonraki aşamaya yetişmeye çalışıyor.

Yaşamıyor.

Yetişiyor.

 

Bu yüzden bu ülkede herkes biraz yorgun.

Sınava giren öğrenci yorgun.

İş arayan genç yorgun.

Çalışan yorgun.

Emekli yorgun.

Anne-baba çocuklarının geleceğini düşünmekten yorgun.

 

Ve herkes aynı şeyi istiyor aslında:

Biraz garanti.

Bir maaşın düzenli yatması.

Kiranın ödenebilmesi.

Hastalanınca korkmamak.

Bir kahve içerken hesabı üç kere düşünmemek.

 

Bunun adı eskiden hayat kurmaktı.

Şimdi buna “atanmak” diyoruz.

 

Bugün sınava girecek herkese başarılar.

Umarım sorular kolay gelir.

 

Ama daha çok şunu umarım:

Bir gün hiçbir çocuğun hayatını kurabilmek için bu kadar çok sınavdan geçmesi gerekmez.

Çünkü insanın hayatı, cevap anahtarı değildir.

Hayat yanlış yaptığında da devam edebilmelidir.