Hayat, çoğu zaman büyük bir koşu gibi… Bir yerden bir yere yetişmek için nefes nefese kalıyoruz. İş, okul, ev, sosyal medya, telefon bildirimleri, randevular… Günler, elimize değmeden kayıp gidiyor. Ama bazen, hiç beklemediğimiz bir anda, içimizde bir sessizlik beliriyor.
O sessizlik, insanı durduran, düşündüren, bazen de korkutan bir sessizlik…
İşte o anlarda fark ediyoruz ki; bütün yolculuklar, aslında içimize doğru yapılan yolculuklara birer hazırlık sadece.
Geçen hafta, eski bir sahafın tozlu rafları arasında dolaşırken elime kırık dökük bir defter geçti. Sararmış sayfaların kokusu, çocukluğumda annemin sandık açtığı o temmuz öğlelerini hatırlattı bana. İlk sayfada, titrek bir el yazısıyla şunu yazmıştı biri:
“Kendime yolculuk – 1968”
O kadar sade, o kadar samimi bir cümleydi ki…
Defteri kapatıp elimde bir süre tuttum. İnsan, kendi içine gerçekten yolculuk eder mi, diye düşündüm.
Birden anladım:
Evet, insan bir gün mutlaka kendi içine yolculuk eder. Çünkü dışarıdaki bütün yollar, bir noktada içimizde biter.Ve bu yolculuk, tren garları, uçak biletleri, bavullar gerektirmez.
Sadece biraz cesaret ister.
Kendi içine bakmak, unutulmuş bir evin kapısını açmak gibidir.
İlk başta ürkütücüdür. Kapı gıcırdar, içerisi toz kokar. Tavandan sarkan örümcek ağları, kapı eşiğine düşmüş kuru yapraklar…
Ama yavaş yavaş gözün karanlığa alışır. Bir köşede çocukluğundan kalma sevinçleri görürsün; bir başka köşede yıllar önce susturduğun kırgınlıkları…
Bir sandık açılır; içinde pişmanlıklar, yarım kalmış cümleler, belki de “keşke” dediğin günlerin gölgeleri…
Bazen orada beklenmedik bir şeye rastlarsın.Mesela, ilkokulda yazdığın ve kimseye göstermediğin o şiir…
Ya da bir yaz akşamı, bahçedeki salıncakta otururken duyduğun o sessiz huzur.Hepsi, tozların arasında seni bekliyordur aslında.Ama biz, yıllarca kapıyı kapalı tutar, kendi evimize yabancı gibi dolaşırız.
İnsanın kendine yaptığı yolculuk, çoğu zaman sessizlik ister.
Şehrin gürültüsünde, bitmeyen telefon konuşmalarında, sosyal medyanın hızla akan görüntülerinde kendimize yaklaşmamız zordur.O yüzden ben, bazen akşamları, şehrin kenar sokaklarında yürümeyi severim.Kimsenin bakmadığı, unutulmuş bir sokağa girdiğimde adımlarım yavaşlar.Bir pencerenin önünde unutulmuş bir çiçek, paslanmış bir bisiklet, rüzgârla savrulan bir gazete sayfası…
Hepsiyle konuşurum.
O anlarda fark ederim ki, aslında hayat hep orada bekliyor.Ne büyük anlarda, ne önemli kararların eşiğinde; hayat, küçük ayrıntıların içinde gizli.
Bir fincan çayın buharında, babamın tamir etmeye çalıştığı ama bir türlü düzeltemediği masa lambasında, çocukken düştüğüm ve izi hâlâ dizimde duran o taşlı yolda…
Ama insan, kendine dönmediği sürece bu ayrıntıları göremez.
Geçen gün radyoda eski bir türkü çalıyordu:
“İçimde binlerce ses, hangisi benim bilmem…”
Ne kadar tanıdık değil mi?
Hepimizin içinde binlerce ses var. Çocukluğumuzun sesi, annemizin sesi, öğretmenimizin sesi, hayallerimizin sesi, korkularımızın sesi…
Ve biz, çoğu zaman hangisinin gerçekten bize ait olduğunu bilmiyoruz. Belki de içimize yolculuk, bu seslerden hangisinin bizim olduğunu ayırt etmek için gerekli. Çünkü insan, kendine rastlayamadığında yorgun düşer.
Bazen en uzun yolculuk, en sessiz olandır.Bir gün, kendinizi hiç ummadığınız bir anda o sessiz istasyonda bulabilirsiniz.Ne gelen tren vardır, ne giden.
Sadece bekleyen bir siz…
O an sakın kaçmayın. Oturun ve dinleyin.
Belki içinizden bir çocuk size bir sır fısıldar. Belki yıllardır ertelediğiniz bir gözyaşı yanaklarınıza düşer.Ama bilin ki, o sessizlik, en derin iyileşmenin kapısıdır.
Hayatın garip bir tarafı var: Biz hep başka şehirlerde, başka insanlarda, başka günlerde mutluluk arıyoruz.Oysa mutluluk, çoğu zaman kendi içimizde tozlu bir rafın üzerinde bekliyor.Bir kapıyı açacak cesareti bulabilirsek, bir sandığı karıştıracak sabrı gösterirsek, onu buluyoruz.
Ve işte o an, insanın kendi içine yaptığı yolculuk bitmiyor, ama değişiyor.
Artık koşu yok, telaş yok, acele yok…
Sadece yavaşlık, farkındalık ve teşekkür var.
Sevgili okur, belki bu ay, kendine küçük bir iyilik yaparsın.
Telefonu kapatırsın, pencereyi açarsın, odanın bir köşesinde sessizce oturursun.
İnan bana, o sessizlik konuşacak.
Ve belki sen, uzun zamandır bekleyen kendinle nihayet karşılaşacaksın.
Çünkü insan, kendine varmadan hiçbir yere varamaz.
Bu Ayın Önerileri
Kitap: Oruç Aruoba – Yürüme Şiir: Turgut Uyar – Göğe Bakma Durağı Söz: “İnsan, en çok kendine rastlayamadığında yorulur.”