Çünkü susmak da Kerbelâ’dır bazen.

Ve bazen bir babanın, üç günlük susuzluğa sabrederken, evladına su getirememesi kadar acı konuşamaz hiçbir kelime.

Bir düşün…
Bir çöl…
Yalnızlık, kan, kuraklık…
Gökyüzü bile sırt çevirmiş, ay kararmış, güneş utanmıştır bakmaya.
Ve o çölde, iki elini göğe açmış bir baba: Hüseyin.

 

Ne desin? Hangi dua söze gelir o an? “Allah’ım! Beni al da, onları bırak…”Ama bilir: Alınması gereken odur.
Bir peygamber torunu… Başında bir sarık, kalbinde bir yangın, omzunda bir veda yükü…

Ve o yük…  Sadece şehadet değil,
Asgar’ının, Zeynep’inin, Rukayye’sinin suskunluğu, ağlaması, susaması…
Sadece açlık, susuzluk değil, Bir ümmetin çürüyüşü, bir davanın yalnızlaştırılmasıdır yük.

Rugayye…
Babası her gittiğinde gözleriyle takip eden minicik bir kalp.Çölün ortasında ne susuzluk umurunda, ne açlık…
“Babam nerede?”
Dünyanın en ağır sorusu bu belki.Daha dört yaşında…Bir gece ansızın uyanır, rüyasında görür babasını koşar ama çadırda sessizliktir artık.Ve sonra ona bir tabak içinde getirirler bir baş…
Sahi, çocuklar nasıl yaşar bu acıyı?

Rugayye, Kerbelâ'nın ağlayan gözüdür.
Ve hiçbir göz onun kadar acı göremez artık.

İmam Zeynel Abidin…
Hasta yatağında, kalkacak dermanı yok.Ama gözleri açık.Her şeyi görür.Amcası gider, şehit olur.Kardeşi gider, dönmez.Babası yalnız kalır.Ve o kalkamaz…Ayağa kalkamamanın acısı, düşman mızrağından beterdir.

Zeynel Abidin, Kerbelâ’nın ayakta kalan yarasıdır.
Yıllar sonra bile her su gördüğünde ağlamış,
Her yemek uzatıldığında gözleriyle Kerbelâ’ya dönmüştür.
Çünkü Kerbelâ, geçmez.

Ve Ebulfazl Abbas…
O bir nehir gibi akar Kerbelâ'nın ortasında.Ama susuz…Suya elini uzatır, sonra çekip döker.
Neden mi içmez?Çünkü Hüseyin’in çocukları susamışken, su boğazından geçmez.
Kardeşlik nedir, sadakat nedir, yiğitlik nedir dersen…


Adı “Abbas”tır.
Kolları kesilmiştir…
Ama düşmemiştir.

Sırtı düşmana değil, suya dönüktür.
Çünkü onun savaşı, kılıçla değil, vicdanladır.

Ve ashab…
Her biri yıldız gibi bir bir düşer çöle…
Kimi Hürr gibi tövbenin en güzel halidir,
Kimi Muslim bin Avsece gibi, “Canım sana feda olsun ey Hüseyin!” demenin cesaretidir.
Her biri bir nefestir, her biri bir vefadır.
Kimse ardına bakmaz.
Kimse kaçmaz.
Çünkü orada kaçmak, insanlıktan kaçmaktır.

Ve şehit düşen her dostun ardından Hüseyin dua eder.
Gözleri yaşarır ama geri çağırmaz.
Bil ki, Hüseyin bile istemezdi savaşmayı.
Ama Yezid’e biat etmek,
Vicdanı katletmekti.

Sonra her şey sustu…
Bir çöl, binlerce ağıtla inledi.
Başlar mızraklara takıldı.
Ve o başlar, sokak sokak gezdirildi.
Zeynep, ağlaya ağlaya yürüdü.
Rugayye, sustu…
İmam Zeynel Abidin, konuşmadı…
Ama Kerbelâ unutmadı.

O gün dökülen kanlar, yalnızca şehitlik değil, insanlığın vicdanına mühür oldu.
Ve her yıl Muharrem geldiğinde,
O mühür bir daha yanar.
Bir daha kanar…

Çünkü Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmadı.
Bugün de bir çocuk susuyorsa,
Bugün de bir baba gözyaşını saklıyorsa,
Bugün de bir kadın elleri bağlı yürüyor, başı eğik bakıyorsa,
Kerbelâ oradadır.
Ve Hüseyin hâlâ susuzdur.

Sen şimdi susma.

Susma ki Kerbelâ tekrar yaşanmasın.