Son yıllarda genç kuşakla ilgili kurduğumuz cümlelerin öznesi hep aynı: "Herhangi bir yere ait yaşamıyorlar."
Okula ait değiller, topluma ait değiller, hatta bazen kendi aile sofralarına bile yabancılar. Bu durumu genellikle bir "karakter kusuru" gibi paketleyip gençlerin önüne koyuyoruz. Onları sabırsız, bağ kurmaktan kaçan, sorumluluk almayan ve çabuk sıkılan bir kitle olarak yaftalamak, işin en kolay kısmı. Sorunu onların ruh halinde arıyoruz.
Peki, ya teşhisimiz yanlışsa? Ya mesele gençlerin ait olamaması değil de, onlara ait olabilecekleri gerçek bir zemin sunulamamasıysa?
Aidiyetin Üç Sacayağı
Aidiyet, sadece bir kurumun kayıtlı öğrencisi ya da bir şirketin sigortalı çalışanı olmak değildir. Bir yere "kayıtlı" olmakla, oraya "ait" olmak arasında uçurumlar vardır. Gerçek bir bağ kurabilmek için üç temel şarta ihtiyaç duyarız:
-
Etki: Yaptığımız işin somut bir sonucu olmalı.
-
Görünürlük: Bu sonucun başkaları tarafından ciddiye alınması gerekir.
-
Süreklilik: Bu ilişkinin geçici değil, kalıcı bir zemine oturması şarttır.
Bugün gençlerin yaşadığı boşluk tam burada başlıyor. Çabalıyorlar ama karşılığı muğlak. Bir şeyler üretiyorlar ama hangi ölçüte göre değerlendirildiklerini bilmiyorlar. Seslerini duyurmak istiyorlar ama yankı bulamıyorlar. Bu belirsizlik içinde "ait hissetmemek" bir seçim değil, doğal bir sonuçtur.
Arafta Kalan Bir Kuşak
Gençlik, doğası gereği bir geçiş dönemidir; çocukluktan yetişkinliğe uzanan bir köprü... Eskiden bu köprünün ayakları daha sağlamdı. Sorumluluklar belliydi, sınavlar netti, "büyüdüm" demenin toplumsal nişaneleri vardı.
Bugün ise eğitim süreci uzadıkça uzuyor, ekonomik bağımsızlık hayalden öteye geçemiyor. Gençler ne çocuk gibi korunuyorlar ne de yetişkin gibi tanınıyorlar. Adeta toplumsal bir "ara bölgeye" hapsedilmiş durumdalar. Bu arafta kalmışlık hali, romantik bir duygu durumu değil; tamamen pozisyonel bir sorun.
Görünmezlik mi, Yıkıcı Bir Haykırış mı?
Yerini bulamayan, "buradayım" diyemeyen gençlik iki uca savruluyor: Ya kendi iç dünyasına çekilip görünmezleşiyor ya da dikkat çekmek için sınırları zorlayan, bazen yıkıcı yollara sapıyor. İkisinin de ortak paydası aynı sessiz çığlık: "Beni gerçekten gören var mı?"
Bizler ise bu çığlığı duymak yerine onlara reçeteler yazıyoruz: "Daha çok çabala, uyum sağla, kendini düzelt!"
Oysa sormamız gereken asıl soru şu: Biz onlara gerçekten sorumluluk verebiliyor muyuz? Onları sadece denetlenen birer nesne olarak mı görüyoruz, yoksa etki yaratabilen birer özne olarak mı?
Sonuç Yerine...
Gençlerin "ait olamaması" bir kopuş değil, bir boşluk göstergesidir. Aidiyet sadece bir duygu değil, bir yer açma meselesidir. Onlara yer açılmadığında, iç dünyalarını tamir etmeye çalışmak sadece vakit kaybıdır.
Eğer bir pusulanız yoksa, harita üzerindeki en doğru yolu çizseniz bile yönünüzü bulamazsınız. Gençleri suçlamayı bırakıp, onların varlıklarını anlamlandıracak bir düzen kuramadığımız gerçeğiyle yüzleşmeliyiz.
Zira mesele aidiyet değil; o aidiyeti yeşertecek toprağın nadasa bırakılmış olmasıdır.
