Yüzlerce milyarlık hikayenin gerçek “fonzileri” sessizce kalabalığa karışıp gidiyor olmasın?

Türkiye günlerdir Fatma Betül Sayan Kaya ile eşinin fon işlemlerini konuşuyor. Ortaya atılan iddia şu: Yaklaşık 163 milyon lira yatırıldı, birkaç ay sonra yaklaşık 2 milyar 170 milyon liralık çıkış yapıldı. Kaya, AK Parti’deki görevlerinden ayrıldı. Şimdi de yaklaşık 2,2 milyar liranın Hazine hesabına aktarıldığı haberleri geliyor. Güzel. Para gitmiş, para gelmiş, para geri verilmiş… Eee? Benim merak ettiğim ilk soru hala masada duruyor: İBB bursuyla eğitim görmüş, uzun yıllar kamu görevlerinde bulunmuş bir insanın yatırım yapacak 163 milyon lirası nereden geldi? Kaya hakkındaki 163 milyon liralık yatırım ve yaklaşık 2,17 milyar liralık çıkış iddiası YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre tarafından gündeme getirildi; Kaya ise görevlerinden ayrılırken hakkındaki iddiaların araştırılmasını istedi.
Sevgili okurlarım, aranızda 163 milyon lirası olan var mı? Vallahi zengin olmaktan çoktan vazgeçtim; bari zengin birinin arkadaşı olayım da o duyguyu bir kere uzaktan yaşayayım dedim. O da yok. Benim çevremde Allah’ın kümülatif fakirleri dolaşıyor. Maaşı yatmadan kredi kartına giden memur, torununa harçlık verirken hesap yapan emekli, deposuna 500 liralık yakıt koyup ibreyi seyreden esnaf… Meğer bizim çevre yanlışmış. Bazı çevrelerde fona 163 milyon koyacak para cepte hazır bekliyormuş.
Bir insan yıllarca aldığı maaşın tek kuruşunu harcamasa 163 milyon liraya ulaşabiliyor mu? Ulaşamıyorsa fark nereden geliyor? Aile serveti mi? Gayrimenkul mü? Şirket mi? Miras mı? Başka yatırım mı? Kamu görevinde bulunmuş bir insana “Bu servetin kaynağı nedir?” diye sormak ayıp değildir. Asıl ayıp, bu rakamların konuşulduğu yerde herkesin başını başka tarafa çevirmesidir.
Bir de şu engin(!) yatırım öngörüsü var. 163 milyonluk pozisyonu alacaksın, piyasanın en kritik dönemlerinden birinde çıkacaksın, iddiaya göre milyarlarca liraya ulaşacaksın… Biz üç kuruşluk altını hangi gün alacağımızı bilemiyoruz, bazıları maşallah İsviçre saati gibi çalışıyor. İşte soru tam burada büyüyor: Bu yalnızca olağanüstü başarılı bir yatırım mıydı, yoksa yatırım kararını etkileyen başka bilgiler var mıydı? Bunu benim bilmem mümkün değil. Savcılık, SPK, MASAK biliyorsa açıklayacak; bilmiyorsa bulacak. Çünkü soruşturmanın işi zaten budur.
Şimdi bir de “2,2 milyarı geri verdi” meselesi çıktı. Medyada Kaya ve eşinin yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine hesabına aktardığı yönünde haberler yayımlandı; bu bilginin hukuki mahiyeti ve hangi süreç kapsamında gerçekleştiği ise ayrıca açıklığa muhtaç. Burada da yine “Eee?” diyorum. Paranın geri yatırılması bütün soruları otomatik olarak silen sihirli bir silgi midir? Sermaye Piyasası Kanunu’nda işlem bazlı piyasa dolandırıcılığı bakımından etkin pişmanlık düzenlemesi var ve belirli şartlarda elde edilen veya elde edilmesine sebep olunan menfaatin iki katının Hazine’ye ödenmesini öngörüyor. Bunun Kaya dosyasına uygulanıp uygulanmayacağına elbette soruşturma makamları ve yargı karar verecek. Ama kanunun kendisi bile “Parayı iade ettim, hayırlı işler” mantığıyla yazılmamış.
Banka soygunuyla sermaye piyasası suçu aynı suç değildir; benzetmeyi hukuki eşitleme olsun diye yapmıyorum. Ama mantık sorusu çok basit: Bankayı soyduğu iddia edilen biri yakalandığında parayı kasaya geri bırakıp “Tamamdır arkadaşlar, ben gidiyorum” diyebilir mi? Diyemez. Çünkü hukuk yalnızca paranın geri dönüp dönmediğine bakmaz; fiilin ne olduğuna, suç oluşup oluşmadığına, kastın bulunup bulunmadığına, kimlerin dahil olduğuna bakar. Burada da aynı temel sorular var: Para nereden geldi, işlem nasıl yapıldı, zamanlama nasıl belirlendi, kim ne biliyordu?
Fakat galiba biz daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Foncu Fatma’nın 2 milyarcığına öyle bir kilitlendik ki yüzlerce milyarlık asıl hikayeyi kaçırıyor olabiliriz.
Uyuşturucu kaçakçılarıyla ilgili filmlerde görürüz, haberlerde de benzer yöntemleri okuruz. Kolluğun dikkatini belli bir kamyona, depoya veya gemiye çekersin; orada operasyon yapılır, narkotik ekipleri malları dizer, kameralar çeker, “dev operasyon” manşetleri atılır. Herkes oraya bakarken asıl büyük sevkiyat başka kapıdan yürür. Ben bu fon dosyasında böyle organize bir “yemleme” yapıldığını iddia etmiyorum. Ama dikkat dağıtma etkisi açısından benzetme insanın aklına geliyor: Biz 2 milyarlık paketin başında nöbet tutarken yüzlerce milyarlık konvoy geçip gidiyor olabilir mi?
Çünkü dosyanın ölçeği 2 milyar değil. SPK’nın resmi açıklamasına göre 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fon tasfiye edildi ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Uluslararası basında krizin yaklaşık 18 milyar dolarlık bir büyüklüğü etkilediği aktarılıyor. Dolayısıyla 800-900 milyar lira bandında konuşulan şeyin tamamını “çalınmış para” diye yazmak yanlış olur; bu rakam krizin ve tasfiye sürecinin devasa ölçeğini gösteriyor. Ama tam da bu nedenle iki milyarlık tek bir dosyayı bütün hikayenin kendisi sanmak daha büyük yanlış olur.
O halde benim merak ettiğim “fonziler” nerede? Kim bu fonlara en uygun zamanda girdi? Kimler tam kriz öncesi çıktı? Kim ne kadar koydu, ne kadar çekti? Sıradan yatırımcı içeride mahsur kalırken büyük kazançla çıkan başka kimler vardı? Siyasetçi var mıydı? Bürokrat var mıydı? Fon yöneticilerinin yakınları var mıydı? Bankacılar, şirket sahipleri, aracılar, siyasi nüfuz sahipleri var mıydı? Aynı hisselerde birbirine paralel hareket eden hesaplar tespit edildi mi? Para transferlerinin birinci derece yakınlara uzanan kısmına bakıldı mı? İşte dosyanın kalbi burada.
Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki 2 milyarlık iddia önemlidir ama böyle bir krizde iki milyar, bütün resim değildir. Bir kişinin istifa etmesi de sistemin temizlendiğini göstermez. Bir kişinin para iadesi yapması da yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren devasa ağın çözüldüğü anlamına gelmez. Bir isim gider, dosya kapanır, birkaç kişi tutuklanır ve “Gereği yapıldı” denirse o zaman asıl soruyu sormak zorundayız: Gereği kimin için, ne kadar yapıldı?
Ben burada yeni bir kavram kullanacağım: “Partili Yolsuzluk Sistemi.” Bunu bir mahkeme hükmü veya ceza hukuku tespiti olarak değil, siyasi bir eleştiri olarak söylüyorum. Parti bağı, kamu görevi, siyasi nüfuz ve olağanüstü ekonomik kazanç iddiaları aynı dosyanın çevresinde tekrar tekrar buluşuyorsa; denetim ancak skandal patladıktan sonra çalışıyorsa; küçük vatandaşa gösterilen mali merak güçlü isimlere aynı hızla yönelmiyorsa ortaya çıkan görüntünün adı artık “birkaç kişinin yanlış yapması” değildir. Sorun kişiden çıkar, sisteme döner.
İşte “Partili Yolsuzluk Sistemi” derken kastettiğim tam olarak bu. Parti rozetinin insana suç işleme özgürlüğü verdiğini söylemiyorum; böyle bir hükmü mahkeme verir. Ben başka bir şey soruyorum: Parti rozeti denetimin hızını değiştiriyor mu? Siyasi yakınlık sorulacak soruların sayısını azaltıyor mu? Kamu gücüne yakın olanlar için devletin şüphesi daha geç mi uyanıyor? Eğer cevap hayırsa bunu göstermek çok kolay: 455 bin 758 yatırımcının bulunduğu 131 fonun para trafiğini en küçük hesaptan en büyüğüne kadar açarsınız. Kim haksız kazanç sağladıysa ismini, işlemini, sonucunu hukuk çerçevesinde ortaya koyarsınız.
Ahmet Şık’ın Adalet Bakanı Akın Gürlek ve eşi hakkında gündeme getirdiği Süzer Plaza iddiaları da bu nedenle önem taşıyor. Şık, 750 bin liralık kira ve yaklaşık 30 milyon liralık tadilat dahil bir dizi soru sordu. Gürlek’in avukatı bunların tamamını reddetti, çiftin Bakanlığın tahsis ettiği lojmanda yaşadığını açıkladı ve Şık hakkında suç duyurusuyla tazminat davası açıldığını duyurdu. İki tarafın iddiası ortada. Böyle bir durumda yapılacak şey kişisel hakaret yarışması değil, belge koymaktır. İddia sahibinin belgesi varsa koyar; Bakanlığın ve Gürlek’in kayıtları varsa onlar da koyar. Dosya böyle kapanır veya büyür.
Türkiye’nin ihtiyacı bir kişiyi günah keçisi ilan edip rahatlamak değil. Fatma Betül gider, Mehmet gelir; Mehmet gider, Ahmet gelir. Mekanizma yerinde duruyorsa isimlerin değişmesi hiçbir şeyi çözmez. Siyasi nüfuzla para arasındaki ilişkiyi, kamu görevlilerinin mal varlığındaki olağanüstü artışları, sermaye piyasalarındaki sıra dışı kazançları ve denetim kurumlarının neden zamanında hareket edip etmediğini kurumsal olarak denetlemediğiniz sürece her skandalda yeni bir “Foncu” bulursunuz.
Son sözüm de şudur: 2 milyarı konuşalım. Son kuruşuna kadar konuşalım. 163 milyonun kaynağını da soralım. 2,2 milyarın neden ve hangi hukuki gerekçeyle Hazine’ye aktarıldığını da açıklatalım. Ama gözümüzü oraya dikip 131 fonu, 455 bin 758 yatırımcıyı ve yaklaşık 18 milyar dolarlık krizi unutmayalım.
Çünkü asıl korkum şu:
Biz 2 milyarlık yemle uğraşırken yüzlerce milyarlık hikayenin gerçek “fonzileri” sessizce kalabalığa karışıp gidiyor olmasın?