Barcelona'dan Athletic Bilbao'ya, Traktor'dan Amedspor'a: Bir futbol takımının kimliğe, kimliğin siyasete, siyasetin yeniden futbola dönüşmesi

Futbolun yalnızca futbol olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Barcelona'yı Katalonya'dan, Athletic Bilbao'yu Bask kimliğinden, Traktor'u İran Azerbaycanı'ndan, Amedspor'u da Diyarbakır'dan ve Kürt kimliğinden koparıp anlatmaya kalktığınızda geriye top, kale, puan cetveli ve birkaç transfer haberi kalır; fakat kulübün kendisi eksilir. Çünkü bazı futbol kulüpleri sahaya yalnızca on bir futbolcuyla çıkmaz. Arkalarında bir şehrin hafızasını, bir dilin sesini, yıllarca biriktirilmiş kırgınlıkları, gururu, dışlanmışlığı, aidiyeti ve bazen bir ülkenin çözemediği siyasi meselenin bütün ağırlığını taşırlar.

Bu dört kulübün hiçbirinin bugünkü anlamıyla siyasi bir proje olarak kurulmamış olması da işin en ilginç tarafıdır. Barcelona 1899'da kozmopolit bir futbol kulübü olarak doğdu. Athletic Bilbao'nun hikayesinde İngiliz işçileri ve İngiltere'de futbolu tanımış Bask gençleri vardı. Traktor 1970'te Tebriz'deki traktör fabrikasının takımıydı. Amedspor'un kökleri de 1972'de Melikahmet Turanspor'a uzanıyordu. Hiçbirinin kuruluş belgesinde “Bir gün bir halkın kimlik sembolü olacağız” diye bir cümle yazmıyordu. O cümleyi daha sonra tarih yazdı; şehir yazdı, taraftar yazdı, devletin tavrı yazdı, yasaklar yazdı, kimi zaman baskı ve dışlanma yazdı.

Barcelona'nın Katalonya ile özdeşleşmesi de bir sabah alınmış yönetim kurulu kararı değildi. Primo de Rivera döneminde stadının kapatılmasından Franco yıllarında kulübün kimliğine yönelik müdahalelere kadar yaşananlar Barcelona'yı Katalan toplumunun en görünür sembollerinden birine dönüştürdü. Sonuçta ise enteresan bir şey oldu: Barcelona Katalanlığından vazgeçerek İspanya'nın en büyük kulüplerinden biri olmadı; Katalanlığınımuhafaza ederek Real Madrid ile birlikte İspanyol futbolunun dünyaya açılan iki büyük penceresinden biri haline geldi. Bugün dünyanın herhangi bir şehrinde Barcelona forması giyen bir çocuk Katalan tarihini bilmiyor olabilir ama farkında olmadan Katalonya'nın en güçlü kültürel sembollerinden birini sırtında taşıyor.

Athletic Bilbao bu hikayeyi daha da ileri götürdü. Bask kimliğini yalnızca tribünün duygusuna bırakmadı, futbolcu politikasının içine kadar yerleştirdi. Franco döneminde İngilizce olan ismi dahi değiştirilmek zorunda kaldı ama kulüp Basklığından kurtulup “normalleşmedi”; Bask kimliğiyle İspanyol futbolunun en köklü kurumlarından biri oldu. Real Madrid ve Barcelona ile birlikte La Liga'nın kuruluşundan bu yana küme düşmemiş üç takımdan biri olması, kimlik ile ortak sistemin birbirinin alternatifi olmadığını göstermesi bakımından başlı başına önemlidir.

Traktor ise belki Amedspor'a en yakın sosyolojik örnektir. Tebriz'de bir fabrika takımı olarak doğan kulüp, yıllar içinde İran Azerbaycanlılarının Türkçe konuştuğu, Türkçe tezahürat yaptığı, kültürel aidiyetini görünür kıldığı devasa bir kamusal alana dönüştü. Tribün, zaman zaman futbol sahasından çok daha fazlası oldu; resmi siyasetin daralttığı yerde kimlik kendisine stadyumda nefes aldı. Fakat Traktor İran futbolundan ayrılmadı, 2025'te İran şampiyonu oldu. Tebriz'in Azerbaycan Türklerinin takımı aynı zamanda İran'ın şampiyonu olarak Asya'ya çıktı. Bu tek cümle bile aslında benim anlatmaya çalıştığım meseleyi uzun siyasi teorilerden daha iyi açıklıyor.

Sonra Diyarbakır'a geliyoruz. Amedspor da siyasi bir parti tarafından bir Kürt kimliği projesi olarak kurulmadı. Kulübün isminin 2014'te Amed Sportif Faaliyetler olarak değiştirilmesiyle birlikte ise futbol topunun üzerine Türkiye'nin çok daha ağır bir meselesi oturdu. “Amed” kelimesinin kendisi tartışıldı, federasyonla sorunlar yaşandı, deplasman yasakları geldi, tribünlerde milliyetçi sloganlar yükseldi, kulübün bazı futbolcuları üzerinden siyasi krizler çıktı. Bir futbol kulübü, isteyenin sevdiği, isteyenin öfkelendiği ama artık kimsenin sıradan bir futbol takımıymış gibi davranamadığı bir Kürt kimliği sembolüne dönüştü.

Ben bu yazının ilk halini Amedspor Süper Lig'e çıkınca yazmıştım. Fakat yayımlamadım. Biraz da merak ettim doğrusu; bakalım Amedspor Süper Lig'de gerçekten ne yaşayacak, Türkiye Amedspor'u nasıl karşılayacak, Amedspor bu devasa görünürlüğü nasıl taşıyacak? Üç maç beklemek niyetindeydim. Yazıyı yeniden açtığımda dördüncü maç da oynanmıştı. Dört hafta, doğrusu tahmin ettiğimden çok daha fazla malzeme verdi. Çünkü Amedspor'un oynadığı futbol kadar, hatta yer yer ondan daha fazla, Amedspor'un ne anlama geldiğitartışıldı.

Daha ilk maçta manzara dikkat çekiciydi. Diyarbakır'daki Erzurumspor karşılaşmasının protokol tribününde İçişleri Bakanı, Gençlik ve Spor Bakanı, eski bakan, milletvekilleri ve TFF Başkanı vardı. Bundan birkaç gün önce Amedspor yönetimi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Erdoğan tarafından kabul edilmişti. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan maç öncesinde Diyarbakır ile Erzurum'un sahada dostluk ve kardeşlik üretmesini istiyor, karşılaşmanın bütün Süper Lig'e örnek olmasını diliyordu. Yani daha ilk düdük çalmadan, futbol maçı yalnızca futbol maçı olmaktan çıkmıştı. Devlet oradaydı, federasyon oradaydı, iktidar oradaydı, Kürt siyasetinin en büyük legal temsilcisi oradaydı ve herkes aynı doksan dakikaya futbolun kaldırabileceğinden çok daha büyük anlamlar yüklüyordu.

Amedspor Erzurumspor'u 3-0 yendi. Bir hafta sonra Kocaeli'ye gitti ve bu kez bize aynı hikayenin diğer yüzü gösterildi. Tribündeki bir grubun Amedspor taraftarlarına doğru salladığı sarı torbalar, futbol rekabetinden çok daha ağır bir hafızaya gönderme yapıyordu. Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı olayı sıradan bir tribün şakası saymadı; halkı kin ve düşmanlığa tahrik ile spor alanındaki tehdit ve hakaret hükümleri kapsamında soruşturma başlattı ve beş şüpheli hakkında gözaltı talimatı verdi. “Sarı torba” dediğimiz şeyin Türkiye'nin terörle mücadele yıllarında öldürülen PKK mensuplarının ceset torbalarına gönderme yapan bir sembole dönüştüğü biliniyor. İşin trajik tarafı şuydu: Ankara'da “Terörsüz Türkiye” konuşulurken, bir futbol tribünü yıllardır geride bırakılmaya çalışıldığı söylenen ölüm dilini yeniden sahaya sürüyordu.

Tam da burada Amedspor meselesini romantikleştirmenin de yanlış olacağını düşünüyorum. Sorun yalnızca “Amedspor'a kötülük yapan öteki tribünler” değildir. Amedspor taraftarının da kulüp yönetiminin de Kürt siyasi hareketinin de bu yeni dönemde taşıdığı ağır bir sorumluluk var. Nitekim Trabzonspor karşılaşmasının ardından PFDK yalnızca Trabzonspor taraftarına değil, Amedspor tribünlerine de çirkin ve kötü tezahürat ve saha olayları nedeniyle yaptırım uyguladı. Eğer gerçekten yeni bir ortak alan kurulacaksa, Türk milliyetçisinin provokasyonu “milli hassasiyet”, Kürt milliyetçisinin provokasyonu “kimlik mücadelesi” diye mazur görülemez. Barış dediğimiz şey bir tarafın susması, ötekinin istediğini söylemesi değildir. Aynı hukuka, aynı ahlaka ve aynı sınır çizgisine iki tarafın da razı olmasıdır.

Sonra enteresan biçimde Kasımpaşa maçı geldi ve bize başka bir ihtimali gösterdi. Daha iki hafta önce savcılık soruşturmasına konu olan tribün gerilimini konuşan Türkiye'de, bu kez Amedspor'un Barikat taraftar grubu ile Kasımpaşalı taraftar temsilcileri maç öncesinde bir araya geliyor, provokasyona kapılmama ve dostluk mesajı veriyordu. Biri futbolun çatışmayı nasıl yeniden üretebildiğini, öteki aynı futbolun çatışmayı nasıl ehlileştirebileceğini gösteren iki ayrı fotoğraftı. Aynı stadyum kültürü hem insanı karşı tribündekine ceset torbası sallayacak noktaya götürebiliyor hem de iki taraftar grubunu “Bizi birbirimize düşürmeyin” diye aynı masaya oturtabiliyordu.

Fakat bütün bunlar olurken bir araştırma yayımlandı ve galiba Amedspor'un neden bu kadar hassas bir siyasi fay hattına dönüştüğünü rakamlara döktü. Kürt Çalışmaları Merkezi ile Rawest'in 19 ilde 1.471 kişiyle yaptığı çalışmada, görüşülen Kürt seçmenlerin yüzde 9'u Amedspor'u birinci, yüzde 23'ü ikinci takımı olarak gösteriyordu. Araştırma bunu yaklaşık yüzde 32'lik bir “Amedspor'a yakın” kitle olarak yorumladı. Daha çarpıcı olan ise futboldan çok kimlikti: Katılımcıların önemli bir bölümü Amedspor'u yalnızca takım olarak değil Kürt kimliğinin temsilcisi olarak görüyordu; yüzde 60 futbolun Kürt toplumuna kendisini ifade edeceği bir alan açtığını söylüyordu. Araştırmanın metodolojisi, örneklemi, dört milyonluk taraftar tahmininin ne ölçüde genellenebileceği elbette tartışılır; fakat tartışılamayacak şey, Amedspor'un artık sıradan bir spor markasının çok ötesinde algılandığıdır.

İşte bundan sonra siyaset sahaya öyle bir girdi ki, açıkçası “Futbolu siyasete karıştırmayın” cümlesi neredeyse mizahi hale geldi. Devlet Bahçeli araştırmaya çok sert tepki gösterdi, futbol ile kimlik arasındaki bağın “bölücülüğü zinde tutmak” amacıyla kullanıldığını savundu; aynı açıklamada Amedspor dahil bütün kulüplerin Terörsüz Türkiye'nin barış ve kardeşlik iklimine zarar vermemesi gerektiğini söyledi. Yani bir taraftan “Amedspor'u kimliğin taşıyıcısı yapmayın” deniliyor, öte taraftan Amedspor doğrudan Türkiye'nin en büyük siyasi projesinin, Terörsüz Türkiye'nin içine yerleştiriliyordu. Futbolun siyasallaştırılmasına itiraz bile futbol üzerinden siyaset yaparak dile getiriliyordu. Bundan daha ironik ne olabilir?

Mustafa Destici ise işi doğrudan kulübün adına taşıdı. “Amed diye vilayet mi var?” diyerek federasyonun kulübü bu isimle lige almaması gerektiğini savundu. Ümit Özdağ daha da ileri gitti ve Amedspor'un Süper Lig'e “çıkmadığını, çıkarıldığını”, bunun gerilim oluşturmayı hedefleyen bir siyasi plan olduğunu söyledi. Özdağ'ın iddiasını doğrulayacak somut bir delil ortaya konmuş değil; Amedspor ligde sportif sonuçla yükseldi. Fakat burada benim için iddianın doğruluğundan daha ilginç olan, bir futbol kulübünün sportif terfisinin bile artık siyasi mühendislik tartışmasının nesnesine dönüşmüş olmasıdır. Destici kulübün adını tartışıyor, Özdağ ligde bulunma biçimini tartışıyor, Bahçeli taraftarlık araştırmasını Terörsüz Türkiye üzerinden okuyor, DEM Parti maçı kardeşlik zemini olarak görüyor, devlet ilk karşılaşmaya bakanlarını gönderiyor. Sonra dönüp hep birlikte “Futbol siyasete alet edilmesin” diyoruz. Kusura bakmayın ama futbol zaten siyasetin tam ortasına oturmuş durumda.

Ben “siyasi ve toplumsal mühendislik” derken tam da bunu kastediyorum. Yoksa bir odada birkaç devlet görevlisinin toplanıp “Amedspor'u Süper Lig'e çıkaralım, Kürt meselesini futbolla çözelim” diye plan yaptığını iddia etmiyorum; bunu gösterecek bir delil yok. Siyasi mühendislik bazen bundan çok daha incelikli, hatta kendiliğinden gelişen bir süreçtir. Devletin hangi sembolü meşru muhatap kabul ettiği, bir bakana hangi tribünde yer verdiği, federasyonun hangi provokasyona nasıl karşılık verdiği, medyanın hangi manşeti attığı, siyasetçinin hangi kelimeyi tehdit saydığı, taraftarın hangi forma üzerinden kendisini ifade ettiği zaman içerisinde yeni bir toplumsal gerçeklik üretir. İnsanlara kanunla “birbirinize alışın” diyemezsiniz; fakat onları yıllarca aynı fikstürün, aynı yayın paketinin, aynı transfer haberlerinin ve aynı puan cetvelinin parçası yaparsanız birbirlerini başka türlü görmeye başlayabilirler.

Geçtiğimiz ay Meclis, PKK'nın silahsızlanmasının ardından oluşacak hukuki zemini konuşurken Türkiye futbolu da başka bir haritaya uyanıyordu. Amedspor ilk kez Süper Lig'deydi, dünya futbolunun en büyük yıldızlarından Mohamed Salah Trabzonspor forması giyiyordu. Bir yanda Ankara kırk yılı aşkın çatışmanın sonrasını düzenlemeye çalışıyor, öte yanda Diyarbakır, Trabzon, İstanbul ve Anadolu şehirleri yeniden aynı futbol dolaşımının içine giriyordu. Bunların bir merkezden planlanmış parçalar olduğunu söylemiyorum; fakat aynı toplumsal atmosfer içerisinde birbirini etkilemeyeceğini düşünmek de saflık olur.

Asıl mesele Amedspor'un Kürt kimliğini taşıyıp taşımaması değildir. Taşıyor. Bunu artık yok saymanın hiçbir anlamı yok. KSC-Rawest araştırmasının tartışmalı veya tartışmasız bütün rakamlarını bir kenara koysak bile tribünün dili, kulübün kendisini tanımlama biçimi ve taraftar kitlesinin sosyolojisi bunu zaten gösteriyor. Amedspor Başkanı Nahit Eren de yeni sezon öncesinde kulübün “renginden, kimliğinden ve ilkelerinden taviz vermeden” yoluna devam edeceğini söylemişti. Dolayısıyla “Amedspor yalnızca futbol kulübüdür, kimlikle ilgisi yoktur” demek hayatın kendisine karşı propaganda yapmaktır.

Fakat Kürt kimliğini temsil etmek ile silahlı bir örgütün siyasi veya sembolik uzantısı olmak aynı şey değildir. Bence Terörsüz Türkiye'nin futbol sahasındaki esas sınavı tam olarak burada verilecek. Devlet ve Türk kamuoyu, Kürt kimliğinin görünürlüğünü PKK'nın görünürlüğünden ayırabilecek mi? Amedspor camiası da Kürt kimliğini PKK'nın silahlı mirasından bağımsızlaştırabilecek bir özgüven gösterebilecek mi? Çünkü her Kürtçe sloganı terör propagandası sayan bir Türkiye de barış üretemez; her PKK sembolünü “Kürt kimliğinin doğal ifadesi” diye meşrulaştırmaya çalışan bir anlayış da.

Barcelona örneğini değerli yapan tam da burasıdır. Barcelona'nın büyüklüğü Katalanlığınıterk etmesinden değil, Katalan kimliğini dünyanın görebildiği bir kültür ve spor markasına dönüştürebilmesinden gelir. Athletic Bilbao Basklığını gizleyerek İspanyol futbolunda kalmadı. Traktor, Tebriz'deki Azerbaycan Türklerinin kimliğini yok ederek İran şampiyonu olmadı. Dolayısıyla Amedspor'un önündeki yol da “Kürt kimliğini unut, normal bir takım ol” değildir. Asıl soru şudur: Kürt kimliğini hangi dille, hangi siyasal mesafeyle ve hangi ortak aidiyet içerisinde taşıyacak?

Belki yıllar sonra Amedspor'un gerçek başarısını şampiyonluk sayısıyla değil bu soruya verdiği cevapla ölçeceğiz. Diyarbakır'da çocuklar Amedspor formasını giyerken bunun terör veya ayrılıkçılık çağrıştırmadığı, İstanbul'daki futbolseverin Amedspor'un transferini tartıştığı, Trabzonlu taraftarın Diyarbakır deplasmanına giderken kendisini siyasi bir cepheye gidiyormuş gibi hissetmediği bir Türkiye ortaya çıkarsa, Amedspor'un Barcelona'ya benzemesinden kastettiğim şey gerçekleşmiş olacaktır.

Ama tersi de mümkün. Amedspor Kürt milliyetçiliğinin, rakip tribünler Türk milliyetçiliğinin sürekli birbirini kaşıdığı; her maçta 1990'ların sembollerinin, PKK sloganlarının, sarı torbaların, yasakların, cezaların ve karşılıklı nefretin yeniden üretildiği bir sahneye de dönüşebilir. O zaman Süper Lig'e bir futbol kulübü değil, eski çatışmanın yeni tribünü çıkmış olur.

Daha dört hafta oldu ve Türkiye şimdiden Amedspor'un attığı golden fazla Amedspor'un kimliğini konuşuyor. Bakanların Diyarbakır'daki varlığını, Bahçeli'nin açıklamasını, Destici'nin “Amed” itirazını, Özdağ'ın “çıkarıldı” iddiasını, DEM Parti'nin kardeşlik çağrısını, sarı torbaları, PFDK cezalarını, taraftar araştırmasını konuşuyoruz. Sahanın ortasında yirmi iki futbolcu bir topun peşinde koşarken memleket o topun etrafında kimlik, devlet, Kürt meselesi, milliyetçilik, barış, terör ve gelecek tartışıyor.

Ben bundan daha iyi bir “Futbol sadece futbol değildir” tarifi bilmiyorum.

Belki de Amedspor'un Süper Lig'deki asıl sezonu puan cetvelinde oynanmıyor. Asıl maç, Türkiye'nin Kürt kimliğini silahın gölgesinden çıkarıp gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirip getiremeyeceği üzerine oynanıyor. Bir taraf Amedspor'u “Türkiye'nin kulübü” yapmaya çalışırken öbürü “Amed diye bir yer yok” diyor; bir taraf onu bütün Kürtlerin sembolü olarak büyütürken başka bir taraf bundan bölücülük sonucu çıkarıyor. Herkes formayı kendisine göre çekiştiriyor.

Belki doğru olan, formayı biraz rahat bırakmaktır.

Amedspor Kürt kimliğini taşısın. Trabzonspor Karadeniz'i, Athletic Bilbao Bask'ı, Barcelona Katalonya'yı, Traktor Tebriz'i taşıdığı gibi taşısın. Ama taşıdığı kimlik ortak sahaya çıkmasına engel değil, ortak sahadaki renginin adı olsun. Çünkü toplumsal barış herkesin aynı renge boyanması değildir; farklı renklerin birbirinin varlığını tehdit saymadan aynı ligde yaşayabilmesidir.

İşte o gün futbol gerçekten yalnızca futbol olmaya biraz daha yaklaşabilir.

Ama galiba o güne ulaşıncaya kadar, futbol sadece futbol olmayacak.