Gazeteciyi kolundan tutup atanlar…
Artık herkes, gazetecinin işini nasıl yapacağını öğretmeye kalkıyor. “Sen o soruyu sorma, bu görüntüyü çekme, bunu yazma.” İktidarın yaptığı sansür, muhalefetin yaptığı tahammülsüzlükle yarışıyor. İktidar yıllardır “akreditasyon” bahanesiyle, muhalif medyayı kamu etkinliklerinden dışlarken; muhalefet de “hoşuna gitmeyen soruyu” soran gazeteciyi hedef alıyor. Sonuç aynı: halkın bilgi alma hakkı gasp ediliyor.
Türkiye’de gazetecilik artık haber değil, cesaret işi. Çünkü bu ülkede bir muhabirin elinde mikrofon varsa, karşısında mutlaka bir duvar, bir barikat, bir “izin belgesi” duruyor. Basın kartı, yasal koruma değil; bazen hedef gösterilmenin gerekçesi hâline geliyor ve her geçen gün bu ülke, bir haberi değil, bir gazeteciyi daha kaybediyor.
Son örnekler midir? Hayır. Ama son zamanlarda yaşananlar, basın özgürlüğünün nasıl kuşatma altında olduğunun fotoğrafıdır. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısına CNN Türk’ün alınmaması, artık “akreditasyon” denen garabetin geldiği noktayı gösteriyor. Devletin kalbi olan Meclis’te bile, kimin “uygun” gazeteci olduğuna birileri karar veriyor. Dahası var: Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şehirlioğlu, Çağlayan Adliyesi’nde görev yapan T24 muhabiri Can Öztürk’ü kolundan tutup mahkeme salonundan dışarı attı. “Deden yaşında adamlar ayakta bekliyor, sen çık!” diyebilecek kadar nobran, gazeteciyi dışarı atabilecek kadar da pervasızdı.
Ama sorun yalnız akreditasyonda değil. Sorun, iktidar refleksine dönüşmüş “dokunulmazlık duygusunda”. Hatırlayalım: IHA muhabiri, “vali yağmurda ıslanmamak için şemsiye tuttu, gazi ise ıslak kaldı” haberini yaptı diye gözaltına alındı. Bu da yetmedi, gözaltı görüntülerini çeken gazeteci de “suçu görüntülemek” suçundan gözaltına alındı. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar absürt bir tablo yoktur. Gazeteci, kamu görevlisini değil, gerçeği çekmişti. Ama Türkiye’de artık gerçek, suç unsuru sayılıyor.
İşte tam bu noktada Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) çıkıp bir kez daha hatırlatıyor: “Gazetecilik suç değildir.” Ama belli ki bu ülkede bunu her hafta yeniden söylemek gerekiyor. Çünkü gazeteciye tokat atan siyasetçi ödüllendiriliyor, haber yapan muhabir gözaltına alınıyor. TBMM’nin kapısında CNN Türk, mahkeme salonunda T24, Adıyaman’da İHA ve PERRE muhabirleri Numan Kurtulmuş’un programında; hepsi aynı zincirin halkaları. Farklı şehirler, farklı kurumlar ama aynı refleks: “Rahatsız ediyorsun, sus!”
Basın özgürlüğü denilen şey, kimsenin hoşuna gitmeyen soruları da kapsar. Eğer sadece sizi alkışlayan, sadece sizin basın bülteninizi paylaşan bir medya istiyorsanız, ona “gazetecilik” değil, propaganda denir. Bugün hem iktidar hem muhalefet, kendi medyasını yaratmanın derdinde. Oysa gerçek basın, hiçbir partiye ait değildir. Gazetecinin görevi, iktidarı memnun etmek değil, halkı bilgilendirmektir.
Ne yazık ki akreditasyon artık “izin sistemi” değil, susturma mekanizması haline geldi. Meclis’te, adliyede, valilikte, belediyede... Her yerde bir kapı, bir liste, bir “güvenlik gerekçesi.” Oysa en büyük güvenlik, özgür basındır. Gazetecinin olmadığı yerde suç gizlenir, yolsuzluk kök salar, adalet kararmaz.
Bugün Türkiye, bir basın krizinden çok daha fazlasını yaşıyor. Bu artık bir erdem krizi. Çünkü herkes “özgür basın” diyor, ama kimse özgür sorudan hoşlanmıyor. Bu yüzden gazeteciye saldıran da onu dışarı atan da aynı kültürden besleniyor. İktidar, eleştiriden korkuyor; muhalefet, aynada kendi yüzünü görmek istemiyor.
TGC’nin çağrısı aslında sadece siyasilere değil, topluma da bir uyarı: “Gazeteciyi savunmak, gerçeği savunmaktır.” Bugün gazeteciye yapılan her müdahale, aslında halkın gözünü karartmaktır. Gazetecinin sesi kısıldığında, yarın sizin sesiniz de duyulmaz. Çünkü bir ülke, basın sustuğunda değil, halk susmaya alıştığında kaybeder.
Ve o gün, hiç kimse “biz bilmiyorduk” diyemez. Çünkü o gazeteciler, o muhabirler, o kameralar size anlatmaya çalıştı. Siz sustunuz.
Gazeteciyi kolundan tutup atanlar…
YORUMLAR