Maskeli hesaplarda ‘Cesaret’: Adıyaman’da basın, dedikodu ve geçim denklemi üzerine bir itiraz yazısı
Adıyaman’da bir cümle var, kimi zaman kahvede, kimi zaman sosyal medyada, kimi zaman da bir haberin altına iliştirilen tek satırlık yorumda karşınıza çıkar: “Basın niye suskun?” Cümlenin tonu bazen sitem, bazen öfke, bazen de ucundan kıyısından ithamdır. Sanki şehirde mikrofonlar kırılmış, kameralar kapatılmış, kalemler kurumuş gibi… Oysa aynı şehirde, aynı gün, aynı saat diliminde farklı görüşlerden gazeteciler bir şey yazıyor, bir şey çekiyor, bir şey soruyor. Tam da burada “klasik ve kabak tadı veren” tartışmanın kapağı açılıyor: Basın suskun mu, yoksa biz sadece işimize gelen sesi mi duyuyoruz?
Şimdi bir an duralım. Basın dediğimiz şey, bir “beğen butonu” değil. Kimin hoşuna gidiyorsa ona göre çalışan bir makine hiç değil. Basın, hukukla ve etikle bağlı bir kamusal iş yapar. Bir iddiayı yazarken “duydum” diye yazmaz; yazarsa, yazdığı şeyin adı haber değil, dedikodu olur. Haber; belge, tanık, teyit, karşı görüş, zaman-mekân netliği, sorumluluk ve en önemlisi hesap verilebilirlik ister. Gazeteci adıyla, soyadıyla, kurumuyla, imzasıyla oradadır. Yanlış yaptıysa tekzip gelir, dava gelir, soruşturma gelir; en azından mahcup olur, düzeltme yayınlar. Maskenin arkasına saklanan “kimliksiz cesaret” ise ne mahcup olur ne düzeltir. O cesaret, cesaret değildir; sorumsuzluğun makyajıdır.
Adıyaman’da da son dönemde bu makyaj çok sürülüyor. Fake hesaplar çoğalıyor. Bir profil fotoğrafı, bir takma isim, bir iki süslü cümle… Sonra başlıyor “duydum ki…”, “öyle söylediler…”, “bana gelen bilgiye göre…” diye diye şehirde herkesin itibarını küçük küçük oymaya. İşin en zehirli yanı şu: Dedikodu, doğru haberden hızlı yayılır; çünkü dedikodu kolaydır, doğrulama zahmetlidir. Dedikodu, insanın merak damarına basar; doğrulama ise insanın vicdanına. Merak, hızlı koşar; vicdan, ağır yürür. Bizim sosyal medya ikliminde de hızlı koşana alkış var. “Aaa gördün mü helal olsun, kimsenin yazamadığını yazmış” deniyor. Peki doğruluğu? O an kimsenin umurunda değil. Çünkü doğruluk soru sormayı gerektirir; soru sormak da bazen kendi öfkemizi törpüler. Öfke törpülenmesin istiyoruz belki… Öfke diri kalsın ki, hedefe daha iyi nişan alabilelim.
O hedef çoğu zaman bir insan. Bir aile. Bir esnaf. Bir memur. Bir muhtar. Bir öğretmen. Bir siyasetçi. “İtibar suikastı” lafı ağır gelir ama bazen olan tam da budur: Birinin değeriyle oynanır, adı lekelensin diye bir cümle bırakılır ortaya. İftirayı yapan, ertesi gün başka gündeme geçer. Ama o cümle, hedef alınanın evine taşınır; çocuğunun okuluna gider, annesinin telefonuna düşer; mahallesinde fısıltıya dönüşür. Kendi adıyla, cismiyle ortada olan gazetecilik bu yüzden hukukla bağlıdır: Kişilik hakları, masumiyet karinesi, cevap ve düzeltme hakkı, hakaret-iftira sınırları… Bunlar “gazetecinin keyfine” bırakılmış süsler değildir; mesleğin emniyet kemeridir. O kemeri takmayan, hız yaparken “cesur” görünür. Ta ki ilk virajda…
Gelelim “basın parayla mı haber yapıyor?” tartışmasına. Bu şehirde bu lafı söyleyenlerin bir kısmı iyi niyetli: “Niye yazmıyorsunuz?” diye soruyor. Bir kısmı ise doğrudan itham ediyor: “Para aldınız sustunuz.” Şimdi burada bir gerçek var; bunu eğip bükmenin âlemi yok: Evet, yandaş, taraflı, trol gibi çalışan, nalıncı keseri misali hep kendine yontan ya her şeyi alkışlayan ya da her şeye söven basın mensupları var. Vardır. Memlekette her mesleğin çürüğü var. Ama bu çürüğü genelleme sopası yapmak da ayrı bir haksızlık. Çünkü genelleme, haklıya hakkını vermez; haklıyı da çürüğün yanına iter. Adıyaman’da farklı çizgilerden pek çok gazeteci, birçok konuda yazıyor, takip ediyor, çekiyor. Üstelik kolay da değil bu iş. Bir haber için bazen gün boyu koşturuyorsun; akşam evde çocuğun yüzüne bakarken hâlâ telefonda teyit arıyorsun; “Karşı taraf ne diyor?” diye arıyorsun; “Belge var mı?” diye soruyorsun. Sonra bir fake hesap çıkıyor, iki satır atıyor; ertesi gün kahvede “Vay be adam yazmış” deniyor. Onca emeğin üzerine, maskenin konforu konuyor.
“Gazeteci başka iş yapmıyorsa nasıl geçiniyor?” sorusu ise tartışmanın en az konuşulan, en çok can yakan tarafı. Sanki gazeteci “gazeteciyim” deyince devlet maaş bağlıyor, cebine harçlık koyuyor, kira yardımı yapıyor… Böyle bir dünya yok. Gelir kaynağın çoğu zaman iki şey: abonelik ve reklam. Abonelik dediğin, “habere emek var”ın karşılığı. Reklam dediğin, “bu kurum ayakta kalsın”ın nefesi. Bir gazeteci tek işi gazetecilikse ve başka bir yerden geliri yoksa, bu şehirde de ülkede de ya çok zor geçinir ya da mecburen ikinci bir iş bakar. İşte tam burada bir acı çelişki çıkıyor ortaya: Gazeteciliği “ek iş” gibi görenler, gazeteciden tam zamanlı, tam fedakâr, tam risksiz, tam bedelsiz bir kahramanlık bekliyor. Hem “yaz” diyor, hem “adım geçmesin” diyor. Hem “çek” diyor, hem “kameraya gelmeyeyim” diyor. Hem “niye yazmıyorsun” diye hesap soruyor, hem de uzatılan mikrofondan kaçıyor: “Ben memurum konuşamam, sen yaz işte gazetecisin!” Ya da daha incelikli bir kaçış: “Benim oğlan-kız sınava girecek, aman görünmeyeyim.”
Peki gazeteci ne yapsın? Mikrofonu uzattığında kaçan, sonra “basın niye suskun” diyen bir iklimde; belge vermekten imtina eden, sonra “niye yazmadın” diye hesap soran bir ortamda; kendisi konuşmayıp gazeteciden konuşmasını isteyen bir düzende gazetecilik nasıl “temiz” kalsın? Temiz kalmanın yolu burada hem basın mensubunun hem de vatandaşın payına düşen bir ahlak çizgisine dayanıyor. Gazeteci teyit eder, karşı görüş alır, belge ister, dili ölçer. Vatandaş da dedikoduyu alkışlamaz, doğrulanmamış iddiayı paylaşmaz, “kimsenin yazamadığını yazmış” diye maskeye prim vermez. Çünkü maskeye prim verdikçe, gerçek gazetecinin alanı daralır. Alan daraldıkça haber azalır. Haber azalınca dedikodu artar. Dedikodu artınca güven biter. Güven bitince herkes birbirinden şüphe eder. Sonra aynı insanlar oturur, “Bu şehirde niye huzur yok?” diye yakınır.
Bir de şu var: “Basın niye sorunları yazmıyor?” Sorunu yazmak; sorunu bilmek kadar, sorunun içinde boğulmamak da ister. Kişiyi hedef göstermeden, kurumu linç ettirmeden, hakarete düşmeden, ispatlanabilir sınırda kalarak, kamu yararını önceleyerek yazmak… Bu “kolay kahramanlık” işi değildir. Kötü niyetli biri için çok kolay: Bir isim yaz, bir yafta yapıştır, bırak gitsin. İyi niyetli ve sorumlu biri için çok zor: Delil bul, ifade al, iddiayı ayır, yorumdan kaçın, hukuku gözet, etik sınırda kal. Yani gerçek gazetecilik, hız değil; ağırlık işidir. Hız, fake hesabın işidir. Ağırlık, imzanın.
Şimdi dönüp baştaki soruya gelelim: Bu şehirde basın suskun mu? Hayır. Ama bu şehirde bazen doğru haber suskunlaştırılıyor; çünkü doğru haber, dedikodu kadar “heyecanlı” bulunmuyor. Doğru haber, emek istiyor; emekse pahalı. Pahalı olanı kimse almak istemiyor. Sonra gazeteciye dönüp “niye yazmıyorsun?” diyoruz. Yazıyor. Ama biz, yazılanın değerini, maskenin gürültüsü kadar yüksek görmüyoruz.
“Kişi kendinden bilir işi” diye bir laf var ya… Bu tartışmaların çoğunda o söz de dolaşıyor. Kimisi basını para ile ölçüyor çünkü kendi dünyasında her şey para ile ölçülüyor. Kimisi basını korkak buluyor çünkü kendi hayatında da riskten kaçıyor. Kimisi basını yandaş sayıyor çünkü kendisi de ancak yandaşlıkla işlerini yürütüyor. Oysa adil olmak, haklıya hakkını vermek, haksızı da eleştirirken doğru yerden eleştirmek gerekir. Adıyaman’da gerçekten işini hakkıyla yapan, ismiyle cismiyle ortada duran, hukuka ve etiğe bağlı gazeteciler var. Eleştirelim; ama genelleme yapmayalım. Yandaş olanı teşhir edelim; ama her kalemi aynı torbaya atmayalım. Fake hesabın dedikodusuna alkış tutmayalım; çünkü alkışladığımız şey, bir gün bizim kapımızı da çalabilir.
Eğer bu şehirde “basın niye suskun?” sorusunu gerçekten dert ediniyorsak, bir soruyu daha yanına koymalıyız: “Biz gerçeğe ne kadar sahip çıkıyoruz?” Çünkü gerçeğin sahibi olmazsa, dedikodu kendine çok kolay bir taht kurar. Ve o tahtın altında en çok ezilen şey, sadece gazetecilik değil; şehrin vicdanı da olur.