10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, takvimde bir “Kutlama” başlığı gibi dursa da gerçekte gazeteciliğin neden var olduğunu yeniden hatırlama günüdür. Çünkü gazetecilik, alkış almak için değil; soru sormak için yapılan bir iştir. Sorgulamak için, şüphe duymak için, anlatılanla yetinmeyip arkasına bakmak için vardır. Tam da bu yüzden, her dönemde iktidarların, yerel güç odaklarının ve konforunu bozmak istemeyenlerin hedefinde olmuştur.
Türkiye’de gazetecilik bugün ağır bir baskı iklimi altında yürütülüyor. Sansür artık yalnızca yayın yasaklarıyla değil; akreditasyon engelleriyle, ilan ve reklam sopasıyla, dava tehditleriyle, şafak operasyonlarıyla kendini gösteriyor. Gazeteciye “yanlış yazdın” denmiyor; “bir daha yazma” deniyor. Eleştiriye cevap verilmek yerine, eleştiren susturulmaya çalışılıyor. Bu tablo, gazeteciliği bir meslek olmaktan çıkarıp cesaret testine dönüştürüyor.
Adıyaman’da bu tablo daha çıplak, daha sert yaşanıyor. Çünkü küçük şehirlerde gazeteci olmak, yalnızca merkezi baskılarla değil; yerel iktidarların dar tahammülüyle de mücadele etmek demek. Burada gazetecinin karşısına çoğu zaman şu soru çıkıyor: “Bu haberi yapmana gerek var mıydı?” Oysa gazeteciliğin varlık sebebi tam da bu soruda gizli. Evet, gerek vardı. Çünkü kamu yararı bunu gerektiriyordu.
Son yıllarda Adıyaman basınında yaşananlar, bu baskı ikliminin somut örnekleriyle dolu. Deprem sonrası konteyner kentlerdeki yaşam koşullarını sorgulayan, kira artışlarını yazan, konut teslimlerindeki gecikmeleri haberleştiren gazeteciler “moral bozmakla”, “algı yapmakla”, “şehri kötü göstermekle” suçlandı. Oysa gazeteci şehrin vitrinini parlatmakla değil, aynayı tutmakla yükümlüdür. Aynaya bakmak can acıtıyorsa, suç aynada değil; yüzdedir.
Adıyaman’da gazeteciler yalnızca siyasetçilerle değil, kimi zaman bürokrasiyle, kimi zaman kolluk kuvvetleriyle, kimi zaman da ekonomik baskılarla karşı karşıya kalıyor. Basında yer alan haberlerde, görevini yapan muhabirlerin sözlü ya da fiziki müdahaleye maruz kaldığı, görüntü almalarının engellendiği, “Burada çekim yapamazsın” denilerek alandan uzaklaştırıldığı örnekler kamuoyuna yansıdı. Gazeteciye yöneltilen bu refleks, aslında haberden duyulan rahatsızlığın itirafıdır.
Bir başka baskı alanı ise ekonomik. Yerel basın, abonelik, ilan ve reklam gelirleriyle ayakta durmaya çalışıyor. Bu da gazetecinin tepesinde sürekli sallanan bir Demokles’in Kılıcı anlamına geliyor. “Bu haberi yaparsan ilan kesilir”, “Bu ismi yazarsan reklam gider”, “Aboneliğimizi sonlandırırız” cümleleri, açıkça söylenmese bile herkesin bildiği bir gerçek. Böyle bir ortamda gazetecilik, oto-sansürle sınanıyor. Susan korunuyor, yazan yalnız bırakılıyor.
Bütün bunların üzerine bir de mesleğin kendi içindeki yarılmalar ekleniyor. Gazetecilerin gazetecilere yönelttiği küçümseyici dil, “alaylı–mektepli” tartışmaları, sosyal medyada birbirini itibarsızlaştırma çabaları… Oysa bugün gazeteciliğin en çok ihtiyaç duyduğu şey rekabet değil, dayanışma. Çünkü baskı bireysel değil; kolektif bir sorun.
Unutulmaması gereken temel bir gerçek var: Gazetecinin işi, anlatılanı aynen aktarmak değildir. Gazetecinin işi, anlatılana kuşkuyla yaklaşmaktır. Soru sormak, “neden?” demek, “nasıl?” diye ısrar etmektir. Bu sorular rahatsız ediyorsa, sorun gazetecide değil; cevabı olmayanlardadır. Gazetecilik, zaten biraz rahatsız etmek içindir.
10 Ocak bu yüzden önemlidir. Pasta kesmek, mesaj yayınlamak için değil; gazeteciliğin neden var olduğunu hatırlamak için. Gazeteciler bugün ayrıcalık istemiyor. Alkış da istemiyor. Sadece işlerini yapmak istiyorlar. Soru sorarak, sorgulayarak, şüphe duyarak…
Adıyaman’da gazeteci olmak zor. Türkiye’de gazeteci olmak zor. Ama bütün bu zorluklara rağmen hâlâ soru sormaktan vazgeçmeyenler varsa, hâlâ “Bu böyle mi gerçekten?” diyebilenler çıkıyorsa, işte o zaman gazetecilik hâlâ yaşıyor demektir ve belki de 10 Ocak’ta yapılması gereken şey şudur:
Gazetecileri tebrik etmek yerine, gazeteciliği savunmak.