Yirmi beş yıl, aynı zamanda hesap verme yaşıdır ve Adıyaman'ın hesabı hala açık.
ŞİMDİ HESABI KONUŞALIM…
AK Parti 25 yaşında. Kutlu olsun. Çeyrek asır, bir siyasi parti için az zaman değil. Artık çocukluk mazeretinin, acemilik bahanesinin, "biraz daha sabredin" cümlesinin arkasına saklanılabilecek bir yaş hiç değil. Yirmi beş yıl, insan ömründe nasıl gençliğin hesapsızlığından çıkıp yetişkinliğin sorumluluğuna girilen bir eşikse, siyaset için de öyledir. Bu yaştan sonra yalnız kaç seçim kazanıldığına, kaç belediye alındığına, kaç kilometre yol yapıldığına bakılmaz. Bir de dönüp geride kimlerin beklediğine, hangi sözlerin eskidiğine, hangi şehirlerin sabrının tükendiğine bakılır. Pastanın mumlarını üflemek kolaydır; esas mesele, ışıklar yeniden yandığında masanın üzerinde duran hesabı göze alabilmektir.
Adıyaman'ın hesabı da tam orada duruyor.
Bu şehir AK Parti'ye cimrilik etmedi. Oyunu verdi, milletvekilini verdi, belediyesini verdi, siyasi sadakatini verdi. Bir seçim geçti, yine verdi; başka bir seçim geldi, yine verdi. İsimler değişti, listeler değişti, milletvekilleri değişti ama Adıyaman'ın iktidara açtığı siyasi kredi uzun yıllar değişmedi. Türkiye'nin birçok kentinde seçmen iktidara sarı kart gösterirken Adıyaman çoğu zaman kırmızı halı serdi. İnsan ister istemez soruyor: Bir şehir bir siyasi partiye daha ne verebilir? Beş milletvekilinin beşini mi? Şehrin anahtarını mı? Tapusunu mu?
Çünkü sandıkta verilmedik pek bir şey kalmadı.
Şimdi sıra Adıyaman'ın sormasında: Biz size bu kadarını verdik de siz bize ne verdiniz?
Bu soru sorulunca hemen dosyalar açılıyor. Yol yaptık. Hastane yaptık. Okul yaptık. Havaalanını büyüttük. Üniversiteyi geliştirdik. Konut yaptık. Baraj yaptık. Elbette yapıldı. Yapılanı inkar etmek, eleştiriyi güçlendirmez; tam tersine zayıflatır. Fakat devletin vatandaşından topladığı vergiyle yaptığı hizmeti siyasi bağış gibi vatandaşa geri sunmak da artık biraz eski bir numara değil mi? Devlet yol yapar, çünkü görevidir. Hastane yapar, çünkü görevidir. Okul yapar, çünkü görevidir. Depremde evini kaybeden yurttaşa konut yapar, çünkü görevidir. Asfalt milletvekilinin cebinden dökülmüyor, hastanenin parasını il başkanı maaşından ödemiyor, TOKİ binasını parti genel merkezi bağışlamıyor. O para bu milletin parası.
Biz lütuf sormuyoruz.
Biz karşılık soruyoruz.
Adıyaman, verdiği olağanüstü siyasi desteğin karşılığında Türkiye ortalamasının üzerinde bir refah, güçlü bir ekonomi, güvenli bir gelecek, biten projeler, göç etmeyen gençler, suya kavuşmuş tarlalar ve insanca yaşayabileceği bir şehir elde edebildi mi?
İşte bu soruya cevap vermek, kurdele kesmek kadar kolay değil.
Bir de milletvekillerimiz var. Eskisiyle yenisiyle, yıllardır Adıyaman siyasetinin değişmeyen dekoru gibi aynı karelerin içinde duruyorlar. Bakan geliyor, oradalar. Bürokrat geliyor, oradalar. Temel atılıyor, oradalar. Açılış oluyor, oradalar. Havaalanında karşılama var, oradalar. Ankara'da grup toplantısında alkış sırası geliyor, yine oradalar. Fotoğraf tam, protokol tam, sosyal medya paylaşımı tam.
Peki vatandaş?
Vatandaş bu siyasetin tam olarak neresinde?
Daha ağırını soralım: Adıyaman milletvekillerinin gerçek seçmeni kimdir? Sandıkta oy veren Adıyamanlı mı, yoksa bir sonraki seçimde listeyi hazırlayacak genel merkez mi?
Çünkü bazen başka şehirlerin milletvekilleri Adıyaman'ın bir sorununu Meclis'e taşırken insan dönüp kendi vekillerine bakıyor ve içinden şu acı soru geçiyor: Bizimkiler neyi bekliyor? Bir bakanın kaşının kalkmasını mı, bir bürokratın telefonuna dönmesini mi, genel merkezde isminin yanına bir artı konulmasını mı? Bir sonraki seçimde tekrar listeye yazılmayı mı?
Siyasetin insana yüklediği en ağır sınav, makamı kaybetme korkusuyla memleketin hakkını savunma cesareti arasındadır. Adıyaman'ın yıllardır göremediği şey de belki tam budur. Neden içlerinden biri çıkıp, "Benim için halkın ve Hakkın rızası, sizin bana vereceğiniz etiketten, makamdan, koltuktan ve bir dönem daha milletvekilliğinden daha değerlidir" diyemiyor? Neden bir kişi, gerektiğinde kendi hükümetinin bakanıyla kavga etmeyi göze alamıyor? Neden Adıyaman'ın bir projesi geciktiğinde Ankara koridorlarında kapı aşındıran değil, Adıyaman'a gelip yeni müjde veren siyasetçi görüyoruz?
Milletvekilliği bakan karşılamak değildir. Bürokratın yanında uygun açıdan fotoğraf vermek değildir. Bir dosyanın kapağını tutup "takipçisiyiz" demek hiç değildir. Milletvekilliği, gerektiğinde o dosyayı bakanın masasından kaldırıp "Bu işi çözmeden buradan çıkmıyorum" diyebilmektir. Kendi partiniz iktidardaysa işiniz daha da ağırdır. Çünkü muhalefete kızmak kolaydır; kendi iktidarınıza "yanlış yapıyorsunuz" diyebilmek karakter ister.
Adıyaman'ın bugün sorması gereken asıl soru belki de şudur: Bizim vekillerimiz koltuklarını mı temsil ediyor, bizi mi?
Onların Adıyaman'da yaşayan sıradan bir insanın hayatını gerçekten bildiklerinden emin miyiz?
Aslında bu da yanlış soru olabilir.
Bilmekten önce umursuyorlar mı?
Bir gün korumalarını, makam araçlarını, danışmanlarını, protokol görevlilerini geride bıraksalar mesela. Yüzlerine bir maske geçirseler, başlarına bir kasket taksalar, şalvar giyip sıradan bir Adıyamanlı gibi sokağa çıksalar. Sabah işe yetişmek için minibüse binseler. Otobüste ayakta yolculuk etseler. Bir devlet hastanesinin poliklinik sırasında saatlerce bekleseler. Ellerinde sıra numarasıyla kapının önünde doktorun çağırmasını beklerken yanlarındaki yaşlı adamın homurtusunu dinleseler.
Acaba aynı şehri mi görürler?
Bir deprem gazisinden rica edip tekerlekli sandalyeye otursalar ve yalnız yarım saatliğine Adıyaman sokaklarında dolaşmayı deneseler mesela. Kaldırımın bittiği yerde ne yapacaklarını, kaldırıma park etmiş otomobilin etrafından nasıl geçeceklerini, yüksek bordürden nasıl ineceklerini görseler. Bir anneye ait bebek arabasını alıp şehir merkezinde birkaç sokak dolaşsalar. O zaman belediye raporlarında "erişilebilirlik" diye yazılan kelimenin gerçek hayatta ne kadar ağır olduğunu belki daha iyi anlarlar.
Bir emeklinin evine misafir olsalar. Maaşı masanın üzerine koyup kira, elektrik, su, ilaç, mutfak ve pazar parasını tek tek çıkarsalar. Ayın on beşinde kalan paraya bakıp sonra kameranın karşısına geçseler. Acaba aynı rahatlıkla "vatandaşımızın refahını yükseltiyoruz" diyebilirler mi?
Bir gençle konuşsalar. Üniversiteyi bitirmiş, Adıyaman'da kalmak istiyor ama kendisine bir gelecek göremiyor. Önüne iki seçenek konmuş: Ya asgari ücret düzeyinde bir işe razı olacak ya da valizini hazırlayıp başka bir şehre gidecek. Sonra o gencin babasına dönseler. Baba yıllardır toprağı işliyor. Oğlu, "Ben çiftçilik yapmayacağım" diyor. Baba yaşlanıyor, tarla sahipsizleşiyor. Birkaç yıl sonra o verimli araziye başka bir gözle bakılmaya başlanıyor: Tarla değil, arsa. Üretim alanı değil, inşaat ihtimali.
Sonra hep birlikte "tarım neden geriliyor?" diye konferans düzenliyoruz.
Belki konferans salonlarından önce köy kahvelerine gitmek gerekiyordur.
Bir çiftçinin yanına oturup Koçali'yi sorsunlar. Gömükan'ı sorsunlar. "Ne zaman su gelecek?" desinler. Ama bu defa yanlarında kameraman olmasın. Çiftçi cevabını rahat versin. Çünkü Adıyaman'da yıllardır bazı projelerin en hızlı çalışan kısmı bitiş tarihleri oldu. Beton ağır ilerliyor, takvim maşallah koşuyor. 2014 geliyor, 2023 deniyor, sonra 2028 çıkıyor. Her yeni tarihte yeni açıklama, her yeni açıklamada yeni umut.
Çiftçinin ömrü ise yatırım takvimine göre uzamıyor.
Basın bülteniyle tarla sulanmıyor. Müjdeyle mısır yetişmiyor. Milletvekilinin sosyal medya paylaşımını toprağa dökünce buğday çıkmıyor. Fırat yanı başımızdan akarken çiftçi yıllarca su bekliyorsa orada artık "projemiz devam ediyor" cümlesi teselli değil, ironiye dönüşüyor.
Tütün meselesi de öyle. Adıyaman'ın yüz yıllık emeği. Köylünün avucundaki nasır, evindeki ekmek, şehrin kokusu. Temel tütün yasasının AK Parti'den önce çıktığını saklamıyoruz. Gerçek neyse onu söylemek zorundayız. Fakat ardından geçen yirmi yılı aşkın iktidar döneminde Adıyaman tütünü neden bir dünya markasına dönüştürülemedi? Neden çiftçinin hafızasında ihracattan, markalaşmadan ve katma değerden çok ceza, bandrol, ruhsat, kooperatif ve kaçakçılık tartışmaları kaldı?
Adıyaman tütünü bu şehrin suçu değil, servetidir.
Servetini suç gibi yönetirseniz sonunda yoksulluk çıkar.
Bir de Adalet ve Kalkınma Partisi adının kendisi var. İki ağır kelime: Adalet ve kalkınma.
İnsan ister istemez soruyor: Adalet kimin için? Kalkınma kimin için?
Bu iki kelimenin hedeflediği kitle gerçekten Adıyaman'ın tamamı mıdır, yoksa vatandaşın zihninde giderek büyüyen o dar siyasi çevreler mi? Siyasi sadakatin, tanışıklığın, birkaç derece akrabalığın, "bizden" olmanın kapıları daha kolay açtığına dair kanaat neden bu kadar güçlü? Bir vatandaş bir kamu kapısına gittiğinde önce hakkına mı güveniyor, tanıdığına mı? Eğer ikincisine daha çok güveniyorsa, orada yalnız bürokrasinin değil, "adalet" kelimesinin de problemi vardır.
Kalkınma da yalnız birkaç yatırım tabelası değildir. Kalkınma, bir babanın çocuğunu başka şehre göndermek zorunda kalmamasıdır. Bir kadının ekonomik hayata katılabilmesidir. Bir çiftçinin tarlasını satmayı düşünmemesidir. Bir esnafın sabah kepenk açarken "Bugün siftah eder miyim?" diye korkmamasıdır. Bir emeklinin pazardan dönerken poşetini yarım doldurmamasıdır. Bir gencin evlenmekten korkmamasıdır. Engelli bir yurttaşın kaldırıma çıktığında önünde duvar bulmamasıdır.
Kalkınma, insanın kendi şehrinde kalabilmesidir.
O halde soralım: Adalet ve Kalkınma Adıyaman'a da uğrayacak mı?
Yoksa tabelada kalıp yoluna devam mı edecek?
Bu şehir 6 Şubat'ta yalnız binalarını kaybetmedi. Binlerce insanını kaybetti. Resmi rakamlara göre 8 bin 387 can. O rakamı hızlı okumayın. Sekiz bin üç yüz seksen yedi. Her biri bir isimdi. Her biri bir evdi. Her biri birinin annesi, babası, çocuğu, kardeşi, eşiydi. Şimdi konutlar yapılıyor, şehir yeniden yükseliyor. Yapılanı görmemek vicdansızlık olur. Ama "konut yaptık" cümlesi 6 Şubat'ın bütün sorularını kapatmaya yetmez.
Depremden sonra bina yapmak görevdir. Asıl maharet, depremden önce insanın başına yıkılmayacak şehir kurmaktır.
İmar, denetim, yapı güvenliği, kentsel planlama, erişilebilirlik, altyapı... Bunların tamamı siyasetle ilgilidir. Fay hattı oy kullanmaz ama belediye meclisi kullanır. Deprem parti rozetine bakmaz ama imar kararlarını insanlar verir. Dolayısıyla 6 Şubat'ı yalnız "asrın felaketi" deyip tabiatın üzerine bırakarak siyaseti temize çıkarmak mümkün değildir. Asrın felaketiyse asrın hesabı da olmalıdır.
Belki Adıyaman'ın en büyük sıkıntısı, yıllardır iktidara çok kolay ulaşabileceğini zannetmesidir. Dört milletvekili var diye güçlü olduğunu sanır. Bakanla aynı partiden diye işinin kolay çözüleceğini düşünür. Ankara'da kapıların ardına kadar açılacağını varsayar. Sonra görür ki kapılar bazen muhalefet şehrine ne kadar kapalıysa kendisine de o kadar ağır açılıyor.
İnsan da doğal olarak soruyor: Bu kadar siyasi sadakatin avantajı nerede?
Madem yıllarca güçlü temsilimiz vardı, Koçali niye bekledi? Gömükan niye bekledi? Tütün niye hala sorun? Gençler neden gidiyor? Dar gelirli neden sosyal konut peşinatını kara kara düşünüyor? Engelli neden kaldırımla kavga ediyor? Emekli neden pazarda gram hesabı yapıyor?
Ve bizim eski yeni milletvekillerimiz bütün bunların neresinde?
Eski milletvekili olmak da insanı sorumluluktan kurtarmaz. Yıllarca bu şehrin oyuyla Ankara'da oturduysanız, bugün koltuğunuz yok diye hafızanız da silinmiş sayılmaz. Siz de bu hesabın içindesiniz. Sizin döneminizde verilen sözler, geciken yatırımlar, çözülmeyen meseleler de bu şehrin hafızasında duruyor.
Bir milletvekili koltuğu bıraktığında şehirle ilişkisi de bitiyorsa, demek ki sevdiği şehir değilmiş; koltukmuş.
İşte asıl acı olan bu.
Adıyaman'ın siyasetçilerinden kahramanlık istemiyoruz. Ankara'yı yakıp yıkmalarını da istemiyoruz. Sadece bir kez olsun bu şehrin hakkını kendi siyasi geleceklerinden daha değerli görmelerini istiyoruz. Bir bakanın karşısında seslerinin titrememesini, genel merkezde liste hesabı yaparken Adıyaman'ın hesabını unutmamalarını istiyoruz.
Bir kez olsun "Beni bir daha aday yapmayabilirsiniz ama bu şehir adına bunu söylemek zorundayım" diyebilen bir siyasetçi görelim.
Bir kez olsun "Genel başkanım kızabilir, bakanım rahatsız olabilir, bürokrat beni sevmeyebilir ama benim seçmenim bundan daha değerlidir" diyen birini görelim.
Çünkü siyasetçinin kıymeti makamdayken kaç kişinin elini sıktığıyla değil, makamını kaybetme ihtimali varken kimin yanında durduğuyla ölçülür.
AK Parti 25 yaşında.
Kutlu olsun.
Pastalar kesilsin. Salonlar dolsun. Eski seçim zaferleri anlatılsın. "Nereden nereye" videoları gösterilsin. Ama salondaki ışıklar söndükten sonra Adıyaman'ın şu sorusu masada kalacak:
Biz size oy verdik.
Milletvekili verdik.
Belediye verdik.
Siyasi sadakat verdik.
Sabır verdik.
Daha ne verecektik?
Ve siz bize ne verdiniz?
Adıyaman sadaka istemiyor. Minnet borcu da taşımıyor. Bu şehir devletin kendi parasıyla yaptığı hizmeti siyasi iyilik olarak kabul etmek zorunda değil. Adıyaman sadece payını, hakkını ve verdiği desteğin karşılığını soruyor.
Belki AK Parti'nin 25. yılında bu şehir için en anlamlı kutlama da budur.
Pastanın mumlarını biraz sonra üfleyelim.
Önce ışıkları açalım.
Çünkü yirmi beş yıl yalnız kutlanacak bir yaş değildir.
Yirmi beş yıl, aynı zamanda hesap verme yaşıdır.
Ve Adıyaman'ın hesabı hala açık.
Şimdi hesabı konuşalım.