slam inancında “Ruhbân” diye anılan ve çeşitli dini imtiyazlara sahip “din adamları” sınıfı yoktur.
Çünkü, İslamı bilmek ve uygulamak bir kitlenin vazifesi değil toplumdaki her müminin vazifesidir.
Dolayısıyla hacı, hoca, şeyh, veli, rahip, papaz, haham gibi dini ayrıcalık ifade eden ve dini otoriteye güya hükmeden imtiyazlı bir sınıf
Kur'an'ın ortaya koyduğu disiplinlere kesinlikle uymaz. İslam'ın butür kavramlar noktasındaki tavrı "eğitici" sıfatıyla bilgi aktarımından öteye geçmez.
Ruhbanlık, Kur'an'ın ortaya koyduğu disiplinler çerçevesinde değerlendirildiğinde Allah adına insanların iç dünyalarına hükmeden “ruh işgalcileri” statüsüyle değerlendirilmektedir.
Yani, insanların mana ve ruh dünyasını işgal etmek ve bu durumu kişilerin kendilerine bırakmayarak Allah adına yönetmek olarak nitelendirebileceğimiz ruhban sınıfı, İslam'ın öngördüğü ve ruhsat verdiği bir grup değildir.
Çünkü, inanç bir vicdan işidir. Bu zenginliğin her müminin kalbinde yeşermesi ve ihya olması gerekir. Vicdanın akli melaikeler dışında yönlendirilmesi ve kişinin kendi tasavvuru dışına çıkması inancın kalplerde kök salmasına manidir.
Mümin, gönül dünyasını Kur'an disiplinleri ile yönetip zenginleştirmediği müddetçe hakiki imanın zevk ve süruruna varamaz. İslam'ın temel öğretisi olan iman, adalet, itikat, ilim ve edep gibi öz içerikli değerler müminin kendi iradesiyle gönül dünyasında vücut bulmalı ve zenginleşmelidir.
Unutmamalıdır ki dini, heva ve heveslerine alet edinen hoca, pîr, molla, şehy, seyyid, baba, dede, haham, papaz, keşiş vb. şekilde değişik isimlerle anılan ayrıcalıklı İslami bir sınıf İslam'ın ruh dünyası ile ciddi şekilde çelişir. Bu sıfatlara sahip kişiler eğitici sıfatıyla İslam'ın öz değerlerini insanlara aktarmak dışında ruh dünyalarını "himmet ve şefaat" gibi kavramlarla karartamazlar.
Şekil ve statü olarak “din adamı”görüntüsü ile “İslam davası”, “Kur’an hizmeti”, “Kur’an şakirdi”, “himmet, hizmet, davet, vs. adı altında Allah, kitap, din davası güden fakat bunu din için değil heva ve hevesleri için yönetmeye çalışanlar, Kur'an'ın hitabıyla Allah'ın ayetlerini az bir dünya kazancı için satanlardır.
İnsanların birilerini veya bir şeyleri kullanarak haksız menfaat sağlaması, her çağ ve kültürde farklı şekillerde yaşanan bir durum ve insanlık tarihi boyunca da süregelmiş bir olgudur. Maddî veya manevî her şeyi menfaat aracı hâline getiren istismar, ahlâk dışı bir anlayışın ürünüdür. İstismarın en ağır şekli ise, dinin ve dinî değerlerin kötüye kullanılmasıdır.
Allah’ın kitabını, peygamberini veya dinini çıkarlarına alet etmek isteyenler dün olduğu gibi bugün de karşımızdadır. Dine aykırı olan birçok şeyi yapan ve bundan kazanç elde edenler, bilinçsiz insanları sömürenler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Bu istismarcılardan bir kısmı, insanların doğrudan Allah’a yönelmelerini engellemekte, kendilerini aracı olarak göstermekte, halkın samimi inançlarını ve çaresizliklerini sömürdükleri gibi âdeta Allah’ın merhametini ve tevbeleri kabul etme vasfını da istismar etmektedirler.
Kur'an-ı Kerim konu ile ilgili bazı ayetlerde bu duruma ışık tutmuş ve bilinçli bakış açıları geliştirmeye çalışmıştır.
Örneğin: Hadid Suresinin 27. ayetinde;
“Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” buyrulmaktadır.
Yine, Tövbe Suresinin 34. ayetinde:
“Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infak etmeyenleri acı bir azabın beklediğini haber ver.” denmektedir.
Öyle görünüyor ki rahiplik ve hahamlık zamanla profesyonel din adamları sınıfı manasında “din istismarının” adı olmuştur.
Çünkü onlar gücünü sadece din adamı olmaktan ve insanların dini umutlarını sömürmekten alır olmuşlardır. Yeryüzünde hak ve adaleti hâkim kılma, haksızlıklara karşı mücadele, yardımlaşma ve insanları yoksulluktan, mağduriyetten, mahrumiyetten ve zulümden kurtarma gibi asıl işleri bırakmışlar “ruhları kurtarmayı” misyon edinmişlerdir. Böylece insanların ruhlarına nüfuz etmişler ve bu nüfuzu heva ve heveslerine ulaşmak için kullanmışlardır. Dini; menfaatler çerçevesinde kitlesel bir sömürü aracı haline getirmişlerdir. O yüzdendir ki! Bu çevrelerin elinde din adeta insanları şuursuzlaştırmak ve bilinçsizleştirmek için afyona dönüşmüştür.
Halbuki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın örnek yaşantısı, din adamı sıfatıyla halka önderlik ve rehberlik yapmaya çalışan bu sömürgeci güruhun anlayışıyla taban tabana zıtlık gösterir.
Kur’an ve onun ölümsüz mesajı, az bir paha karşılığı dini asıl amacından saptırıp ticarete, mal mülk yığıcılığına dönüştürenleri elem verici bir azaba düçar olmakla tehdit etmektedir.
Hak dinlerin tebliğcisi olan peygamberler ve onların gerçek varisleri, tebliğ ve irşad hizmetlerini dünyevi bir karşılık için yapmamışlar, üstelik bu yolda maddî ve manevi her türlü fedakarlıkta bulunmuşlar, hatta hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmemişlerdir.
Aslolan, fâni olan dünya ve dünyevi imkanları, bâki olan ebedî âlemi kazanmak için kullanmaktır. Fakat insanların çoğu, peşin olan azı, veresiye olan çoğa tercih etmektedir. “Onlar peşin olan dünya hayatını seviyorlar ve çetin bir günü (ahireti) arkalarına atıyorlar.” (İnsan, 27)
Âd kavmine gönderilen Hûd (as), Semûd kavmine gönderilen Salih (as), Lût kavmine gönderilen Lût (as), Medyen’e gönderilen Şuayb (as) tebliğ esnasında toplumlarına hep şunu söylemişlerdir: “Bu hizmete karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” (Şuara: 127, 145, 164, 180)
Hülasa; Peygamberlerin, yaptıkları dini hizmetlere karşılık "Benim ücretim ancak Allah'tandır" ifadesini kullanmış olmaları, dinin hiçbir şekilde ve hiç kimse tarafından dünyalık beklentilere alet edilemeyeceğinin en açık işaretidir. Yine, İslam inancının, dini tekelleştirmediği ve herhangi bir kişi ve gruba dini imtiyazlar vermediği Kur'anla sabittir. Zira, din telakkisi bir vicdan ve hürriyet sahasıdır.
Bu doğrultuda, Kur'an'daki pek çok ayetinin "siz hiç düşünmez misiniz?" diye bitiyor olması dikkate alınırsa, Kur'an'ın akla ve vicdana ne büyük önem verdiği rahatlıkla anlaşılacaktır.
Düşünmek, akletmek yanılgıdan ve yanıltanlardan uzak durmak kuldan, hidayet ise Allah'tandır.
Şüphesiz ki Allah en doğrusunu bilir.
Vesselam.