Dedem, çocukluğunun Adıyaman'ını anlatırken bir köprüden söz ederdi. Bugünkü Filistin Caddesi'nde, eski Emniyet Müdürlüğünün önünde, Karadağ'dan gelen suların şehrin güneyine aktığı bir arık ve üzerinde taşla topraktan yapılmış küçük bir geçit varmış. İnsanlar yürüyerek, eşekler yükleriyle üzerinden geçermiş. Asıl ilginç olan köprünün kendisi değil, altından geçen insanlarmış. Dedemin anlattığına göre trahom hastaları, bu köprünün altından geçince iyileşeceklerine inanırmış. Yalnızca Adıyaman'dan değil, çevre yerleşimlerden de insanlar gelir, köprünün önünde şifa kuyruğuna girermiş.
Bugün kulağa hurafe gibi geliyor. Zaten öyle. Ama o insanların neden bir köprünün altında şifa aradığını anlamak gerekiyor. Çünkü doktor yok, ilaç yok, tedaviye ulaşmak neredeyse imkansız. İnsan gözlerini kaybetme korkusuyla yaşıyor. Çaresiz kalınca da köprünün altından geçiyor.
Trahom, bugün gençlerin belki de adını bile bilmediği, tedavi edilmediğinde körlüğe yol açabilen bulaşıcı bir göz hastalığı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Anadolu'nun en büyük sağlık sorunlarından biriydi. 1924'te Türkiye'de üç milyona yakın trahom hastası bulunduğu tahmin ediliyordu. Adıyaman ve Malatya ise salgının en ağır yaşandığı yerlerdi. Öyle ki 'Körler memleketi' diye anılıyorlardı.
Rakamlar korkunç. 1925'te Adıyaman'da muayene edilen 5 bin 685 kişiden 5 bin 446'sında trahom tespit ediliyor. 1926'da Adıyaman merkezindeki altı mahallede muayene edilen 4 bin 241 kişinin 4 bin 17'si trahomlu çıkıyor. Bunlar bütün nüfusu kapsayan sayımlar değil, muayene edilen hastaların sonuçları. Ama durumun vahametini anlamaya yetiyor. Dedemin anlattığı köprünün altındaki kuyrukları düşünün. Bir de bu rakamlara bakın.
Cumhuriyet yönetimi, trahomla sistemli mücadeleyi 1925'te Adıyaman ve Malatya'dan başlatıyor. Henüz Malatya'nın kazası olan Adıyaman'da 20 yataklı bir trahom hastanesi ve poliklinik kuruluyor. Dr. Kaşif Ömer Bey görevlendiriliyor. Sağlık ekipleri mahalle mahalle, köy köy hastaları tarıyor, tedavi ediyor. Yıllar süren mücadele sonunda trahom büyük ölçüde kontrol altına alınıyor. Bir zamanlar köprü altında şifa arayan insanların çocukları, torunları artık hastanelerde tedavi olabiliyor.
Bu, yalnızca Adıyaman'ın değil, Cumhuriyet'in devraldığı Türkiye'nin hikayesi.
29 Ekim 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'in önünde nasıl bir memleket vardı, bakalım.
1927'de yapılan ilk genel nüfus sayımına göre Türkiye'nin nüfusu 13 milyon 648 bin. Ülkenin büyük çoğunluğu köylerde yaşıyor. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı insan gücünü, üretimi ve ekonomiyi tüketmiş. Köyler yoksul, şehirler yoksul, devletin imkanları son derece sınırlı.
Bütün Türkiye'de yalnızca 554 doktor, 69 eczacı, dört hemşire ve 136 ebe bulunuyor. Toplam 86 yataklı sağlık kurumu var, yatak sayısı 6 bin 437. Sıtma, verem, frengi, tifüs ve tifo yaygın. Bebekler önlenebilir hastalıklardan ölüyor, kadınlar doğumda hayatlarını kaybediyor. Hastaneye ulaşmak bir mesele, doktor bulmak başka mesele, ilaç bulmak ayrı mesele. Bugün tek bir büyük hastanede görev yapan sağlık personeliyle, o gün bütün Türkiye'de bulunan sağlık personelini karşılaştırın. Aradaki uçurum, Cumhuriyet'in devraldığı sağlık sisteminin özeti.
Eğitimde durum daha iyi değil. 1923-1924 öğretim yılında Türkiye'de 4 bin 894 ilkokul, 72 genel ortaokul, yalnızca 23 genel lise var. Bu liselerde toplam 1.241 öğrenci okuyor, 311'i kız. Bugün tek bir kalabalık lisenin öğrenci sayısı, o gün bütün Türkiye'nin genel liselerindeki öğrenci sayısından fazla. Binlerce köyde okul yok. Çocukların çoğu eğitim yerine tarlada, hayvanların başında veya aile işlerinde çalışıyor.
1927 sayımına göre yedi yaşın üzerindeki nüfusun yalnızca yüzde 10,6'sı okuma yazma biliyor. Erkeklerde oran yüzde 17,4, kadınlarda yüzde 4,6. Yani her yüz kişiden yaklaşık doksanı okuma yazma bilmiyor. Şimdi yıllardır anlatılan 'Harf Devrimi'yle bir gecede cahil bırakıldık' hikayesini düşünün. Memleketin yüzde doksanı zaten okuma yazma bilmiyor. Kimi, hangi gece cahilleştirdiniz? Elbette alfabe değişikliği eski yazılı eserlerin yeni kuşaklar tarafından okunmasını zorlaştırdı. Ama milyonlarca insanın zaten okuryazar olmadığı gerçeğini de ortadan kaldırmadı. Cumhuriyet'in 1928'de Harf Devrimi'ni yapmasının ardından Millet Mektepleriyle giriştiği okuryazarlık seferberliğini bu şartlar içinde değerlendirmek gerekiyor.
Kadınların durumu da ortada. Osmanlı döneminde kadınların mülkiyet ve miras hakları vardı, eğitim ve hak mücadelesi de başlamıştı. Ancak erkeklerle eşit yurttaşlık haklarına sahip değillerdi. Eğitim, çalışma, evlilik, boşanma ve siyasal katılımda ciddi eşitsizlikler bulunuyordu. Cumhuriyet, 1926 Medeni Kanunu'yla aile hukukunu yeniden düzenledi, kadınların hukuki konumunu güçlendirdi. 1930'da belediye seçimlerinde, 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı. Kadınlar için mücadele bitmedi ama hukuk düzeni değişti. Bir zamanlar okula gönderilmesi bile tartışılan kız çocuklarının önüne artık başka bir gelecek konuluyordu.
Ekonomi deseniz, o da perişan. Üretimin temeli tarım, tarımın temeli karasaban. Sanayi son derece sınırlı. 1927 sanayi sayımında 65 bin 245 işletme bulunuyor ama bunların yüzde 72'sinde en fazla üç kişi çalışıyor. Büyük fabrikalar, modern üretim tesisleri, yeterli sermaye yok. Dış borçlar, yabancı sermaye imtiyazları ve dışa bağımlılık yeni devletin önünde duruyor.
Demiryollarının önemli bölümü yabancı şirketlerin işletmesinde. Cumhuriyet'in kuruluşunda yaklaşık 4 bin 112 kilometre demiryolu var. Karayollarının büyük bölümü toprak. Yağmur yağınca ulaşım aksıyor, kış gelince köylerle bağlantı kesiliyor. Elektrik ise birkaç kentle sınırlı. 1923'te ülkenin toplam kurulu elektrik gücü yaklaşık 33 megavat. Anadolu'nun büyük bölümü geceleri gaz lambasıyla aydınlanıyor. İnsanlar birbirinden farklı takvimler ve geleneksel saat düzenleri kullanıyor, alışverişte arşın, endaze, okka gibi ölçüler geçerli. Modern bir ülkenin ortak kurumlarını, altyapısını ve standartlarını kurmak gerekiyor.
Üstelik savaşların yıktığı yerleşimler yeniden inşa edilecek. Lozan'da kararlaştırılan nüfus mübadelesiyle yüz binlerce insan Türkiye'ye yerleştirilecek. Yunanistan'dan gelen, evini, toprağını, geçmişini geride bırakmış insanlar için barınak, iş ve geçim imkanı bulunacak. Hazine zengin değil, sermaye yok, yetişmiş insan sayısı az. Devletin önündeki sorunlar ise saymakla bitmiyor.
İşte 29 Ekim 1923'te Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önünde duran Türkiye'nin manzarası buydu.
Cumhuriyet'in neyi başardığını anlamak için önce bu manzarayı bilmek gerekiyor. Elbette Osmanlı'dan hiçbir şey kalmadığını söylemek yanlış olur. Okulları, fabrikaları, üniversitesi, yetişmiş insanları ve modernleşme birikimi vardı. Mustafa Kemal'in kendisi de o kurumlarda yetişmişti. Ancak devralınan ülkenin sağlık, eğitim, ekonomi ve altyapı bakımından ne kadar yetersiz olduğu da ortada. Osmanlı'nın geçmişteki başarıları, Cumhuriyet'in devraldığı ağır sorunları ortadan kaldırmıyor.
Peki Cumhuriyet ne yaptı?
Önce egemenliğin sahibini değiştirdi. Bir hanedanın yönetme hakkına dayanan saltanat düzeninin yerine millet egemenliğini esas alan Cumhuriyet kuruldu. Ardından eğitim birleştirildi, hukuk sistemi değiştirildi, kadınlara siyasal haklar tanındı. Sağlık örgütlenmesi geliştirildi, salgın hastalıklarla mücadele edildi. Okullar, hastaneler, fabrikalar açıldı. Demiryolları devletleştirildi, yeni hatlar yapıldı. Sanayileşme hamleleri başlatıldı. Takvim, saat ve ölçü sistemleri uluslararası standartlara uyarlandı. Okuryazarlığın artırılması için seferberlik düzenlendi.
Bunların hiçbiri bir gecede gerçekleşmedi. Hepsi emek, para, yetişmiş insan ve yıllar gerektirdi. Eksikler, yanlışlar, siyasi baskılar ve demokratik haklar bakımından ciddi sorunlar da yaşandı. Ancak bütün bunlar, Cumhuriyet'in devraldığı ülkeyi değiştirmek için başlatılan büyük dönüşümün önemini ortadan kaldırmıyor.
Bugün Cumhuriyet'in 103. yılını kutluyoruz. Hâlâ yoksulluğumuz, eğitimde eşitsizliklerimiz, hukuk ve demokrasi sorunlarımız var. Bunları görmezden gelerek Cumhuriyet'i savunamayız. Tam tersine, Cumhuriyet'in kurucu hedeflerini hatırlayıp bugün neden hâlâ bazı sorunları çözemediğimizi sorgulamalıyız.
Ben Cumhuriyet'in ne olduğunu düşündüğümde dedemin anlattığı o köprü geliyor aklıma. Trahomdan kör olmamak için köprünün altında sıraya giren Adıyamanlılar... Ardından Adıyaman'a gönderilen doktorlar, açılan trahom hastanesi ve yıllar süren sağlık mücadelesi.
Aradaki farkı iyi anlamak gerekiyor. Köprünün altından geçen insanlar cahil oldukları için değil, başka çare bulamadıkları için oradaydı. Onları kurtaracak olan köprünün altındaki su değil, bilimdi, hekimdi, ilaçtı, eğitimdi. Cumhuriyet'in değiştirmeye çalıştığı şey tam da buydu.
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye'nin önünde yalnızca yoksulluk, hastalık ve cehaletle mücadele görevi yoktu. Bir hanedanın tebaasından, egemenliğin sahibi olan yurttaşlardan oluşan bir millet yaratma hedefi vardı.
Cumhuriyet'in fazileti de burada. İnsana kaderine razı olmayı değil, kaderini değiştirebileceğini söylüyordu.
#akçal