google.com, pub-8265582019104083, DIRECT, f08c47fec0942fa0

Tanrı'yı mahkemeye verenler: Davalı her yerde ama tebligat yapılamıyor

Abdurrahman Akçal

05-10-2026 08:53

İnsanlığın Tanrı'yla ilişkisi biraz tuhaftır. İşler yolunda giderken şükrederiz, başımıza bir felaket geldiğinde “Neden ben?” diye sorarız. Dua ederiz, yakarırız, bazen küseriz, bazen isyan ederiz. Filozoflar binlerce yıldır kötülük problemini tartışır, ilahiyatçılar kaderi, özgür iradeyi, imtihanı anlatır, siyasetçiler kitleleri onun adıyla kandırır, peşinden sürükler. Fakat modern insan bütün bunların üzerine bir şey daha eklemiş: Dilekçesini yazıp adliyeye gitmiş. Öyle mecazen filan değil; davacı hanesine kendi adını, davalı hanesine de bildiğimiz Tanrı'yı yazmış.

Tanrı'ya karşı gerçekten dava açıldı. Üstelik bir ülkede ve bir defa da değil. Amerika'da doğal afetlerden sorumlu tutuldu, Romanya'da vaftiz sözleşmesini ihlal etmekle suçlandı, İsrail'de hakkında uzaklaştırma kararı istendi, Hindistan'da kutsal bir figürün binlerce yıllık davranışı kadın hakları üzerinden mahkemenin önüne getirildi. İnsanlık belli ki “Madem başımıza gelenlerden birileri sorumlu olacak, piramidin en tepesinden başlayalım” demiş.

Bu davaların en meşhuru Amerika'nın Nebraska eyaletinde açıldı. Eyalet senatörü Ernie Chambers 2007 yılında mahkemeye gidip Tanrı'yı dava etti. Chambers'ın iddiasına göre Tanrı, dünyada korku ve dehşete yol açıyor; sel, kasırga, deprem, salgın ve türlü felaketlerle insanların ölümüne ve yaralanmasına neden oluyordu. Talebi de küçümsenecek gibi değildi. Mahkemeden Tanrı'nın bundan sonra bu tür eylemlerde bulunmasını yasaklayan sürekli bir karar vermesini istiyordu. Yani insanlık tarih boyunca yağmur duasına çıkmışken Chambers işi tersine çevirmiş, adeta “Biraz da yağdırmama kararı çıkaralım” demişti.

Aslında Chambers'ın maksadı Tanrı'yı mahkum ettirmekten çok, mahkemelere erişim hakkı konusunda siyasi ve hukuki bir taşlama yapmaktı. İnsanların dava açma hakkının sınırlandırılmasına karşı çıkıyor ve mantığı sonuna kadar götürüyordu: Mahkemenin kapısı herkese açıksa insan Tanrı'yı bile dava edebilmeliydi. Fakat teori adliyenin kapısından girer girmez insan hukukunun en dünyevi duvarına çarptı. Tanrı'ya dava dilekçesi tebliğ edilemiyordu. Çünkü bilinen bir ikametgah adresi yoktu.

İşte hukuk ile teolojinin tarihteki en güzel karşılaşmalarından biri burada yaşandı. Mahkeme “Tanrı var mıdır?” sorusunu tartışmadı. “Depremleri gerçekten o mu yapıyor?” diye bilirkişi de görevlendirmedi. Sorun çok daha ciddiydi: Tebligat nereye gönderilecekti? Chambers'ın cevabı ise en az dava kadar güzeldi. Madem Tanrı her şeyi biliyor, açılan davadan da haberdardır; o halde ayrıca posta yoluyla haber verilmesine neden ihtiyaç duyulsun? Başka bir deyişle, davacı Tanrı'nın ilahi sıfatlarını usul hukukunda tebligat yerine kullanmak istiyordu. Mahkeme bu yaratıcı öneriye itibar etmedi ve dosya esasa girilemeden kapandı.

Sonuçta Tanrı Nebraska'da beraat etmedi. Suçlu da bulunmadı. Deprem, kasırga ve sel konusunda savunması alınamadı. Dosya daha kötülük problemini tartışmaya sıra gelmeden postacıya takıldı. İnsanlık binlerce yıldır “Tanrı nerede?” diye soruyordu; Amerikan yargısının bu kadim soruya katkısı çok daha pratik oldu: Açık adres bildirilemedi.

Üstelik Nebraska olayı ilk değildi. 1969'da Amerika'da Betty Penrose adına açılan bir dava girişiminde de Tanrı'dan tazminat istenmişti. Penrose'un yaşadığı zararın yıldırım düşmesinden kaynaklandığı, bunun da klasik hukuk dilinde “Tanrı'nın işi” sayıldığı düşüncesinden hareket edilmişti. Talep 100 bin dolardı. Burada avukatların yaratıcılığı devreye girdi. Tanrı'yı mahkemede yargılayabilmek için onun California'yla hukuki bağını kurmak gerekiyordu. Tam bu sıralarda müzisyen Lou Gottlieb, kendisine ait bir çiftliğin tapusunu Tanrı'ya devretmeye kalkmıştı. Mantık basitti: Tanrı California'da mülk sahibiyse artık yerel mahkemenin yetki alanındadır.

Ne var ki iş yine metafizikten tapu hukukuna düştü. Tanrı adına yapılan mülkiyet devri hukuken sürdürülebilir bulunmadı. Evrenin sahibi olduğuna inanılan varlığın California'da birkaç dönüm arazinin tapusunu alamaması, hukuk tarihinin insana tevazu öğreten küçük ironilerinden biri olarak kaldı. Tanrı hakkında yüz bin dolarlık tazminat kararı çıkıp da meleklerin maaşına haciz konulması aşamasına maalesef ulaşılamadı.

Romanya'da yaşayan Mircea Pavel ise meseleyi daha da ileri götürerek Tanrı'yla ilişkisini adeta bir özel hukuk sözleşmesine dönüştürdü. Pavel, cinayet suçundan uzun süreli hapis cezası çekiyordu. Ona göre vaftiz edildiğinde Tanrı ile arasında karşılıklı yükümlülük doğmuştu. Kendisi iman etmiş, dua etmiş ve dini vecibelerini yerine getirmişti; Tanrı'nın görevi de onu kötülükten ve Şeytan'ın etkisinden korumaktı. Fakat adam cinayet işlemiş, cezaevine girmişti. Pavel'in hesabına göre ortada açık bir sözleşme ihlali vardı.

Bu yaklaşımı günlük hayata uyarlasak muazzam sonuçlar çıkabilirdi. Kumar borcu yapan “Beni nefsimden korumadın”, sınavdan kalan “Çalışmaya teşvik etmedin”, trafik cezası yiyen “Ayağımı gazdan çekmedin” diyerek dosyayı yukarıya gönderebilirdi. Romanya makamları insanlığın önüne açılabilecek bu hukuk yolunu erkenden kapattı. Tanrı'nın hukukun muhatabı olan bir kişi olmadığı ve kendisine ulaşılabilecek bir adres bulunmadığı sonucuna varıldı.

Pavel cezaevinden çıkamadı ama hukuk tarihine enteresan bir soru bıraktı: İnsan kendi iradesiyle işlediği suçtan Tanrı'yı ne ölçüde sorumlu tutabilir? Aslında burada gülüp geçtiğimiz mesele, din felsefesinin binlerce yıllık tartışmasına açılıyor. İnsan özgürse kötülüğün sorumluluğu kimde? Tanrı her şeye kadirse neden kötülüğe izin veriyor? Hukuk bu soruların hiçbirine cevap vermedi. “Davalı hukuki kişi değildir” deyip dosyayı kapattı. Bürokrasi bazen felsefeden daha acımasız biçimde kestirme davranıyor.

İsrail'deki bir dava ise Tanrı'yı tazminata mahkum ettirmek yerine ondan uzak durmaya çalışıyordu. David Shoshan isimli bir adam, Tanrı'nın yaklaşık üç yıldır kendisine kötü davrandığını ileri sürüp mahkemeden uzaklaştırma kararı istedi. Hukuken düşününce talep oldukça iddialıydı. Mahkeme kabul etseydi Tanrı'nın davacıya kaç metre yaklaşamayacağı, gökyüzünden müdahalenin fiziksel temas sayılıp sayılmayacağı ve her yerde hazır olduğuna inanılan bir varlığın uzaklaştırma kararına nasıl uyacağı gibi sorunların çözülmesi gerekecekti.

Duruşma yapıldı ve başvuru reddedildi. Böylece hukuk tarihine “Tanrı davacıya 100 metreden fazla yaklaşamaz” şeklinde bir karar girmedi. Fakat davanın kendisi bile yeterince dikkat çekiciydi. İnsanlığın bir bölümü hayatı boyunca Tanrı'ya yaklaşmaya çalışırken bir adam mahkemeye gidip “Benden uzak dursun” kararı istemişti.

Hindistan'daki girişim ise bambaşka bir tartışmanın kapısını açtı. Bir avukat, Ramayana'daki Rama ile Sita hikayesi üzerinden Lord Rama'nın eşine yönelik davranışını kadınlara karşı adaletsizlik olarak değerlendirdi ve meseleyi mahkemeye taşımaya çalıştı. Mahkeme binlerce yıllık dini anlatının kahramanlarını bugünün ceza veya özel hukuk hükümleriyle yargılamaya girişmedi. Dosya yürüyemedi.

Fakat Hindistan bu konuda diğer ülkelerden çok daha ilginç bir hukuk geleneğine sahip. Çünkü belirli şartlarda Hindu tapınaklarındaki kutsal idoller hukuk düzeninde tüzel kişiliğe benzer bir statü kazanabiliyor. Mülkiyet sahibi olabiliyor, adına dava yürütülebiliyor, malvarlığı hukuken korunabiliyor. Yani bir tarafta “Tanrı'yı dava edemezsiniz” denirken, başka bir hukuk sistemi Tanrı'nın belirli bir kutsal temsilini mülk sahibi olarak kabul edebiliyor. Metafizik aynı metafizik, fakat tapu müdürlüğü değişince hukuki sonuç değişiyor.

İnsan burada ister istemez düşünüyor: Hukukun Tanrı'yla asıl meselesi inanç değil, organizasyon şeması. Kimin hukuki kişiliği var, kimin temsilcisi belli, kimin adresi mevcut, kimin malvarlığı kayıtlı? Tanrı'nın varlığına dair binlerce yıllık tartışma hukukçuyu pek ilgilendirmiyor; ona vekaletnameyi, tebligat adresini ve icra kabiliyetini gösteriyorsanız konuşmaya başlayabilir.

Üstelik insanlar yalnız Tanrı'yı değil, Şeytan'ı da mahkemeye vermiş. 1971'de Amerika'da mahkum Gerald Mayo, “Şeytan ve çalışanları” aleyhine federal dava açtı. Şeytan'ın hayatına engeller çıkardığını, kendisini mutsuz ettiğini ve anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürdü. Bu kez mahkemenin önünde diğer taraftan gelen aynı problem vardı. Şeytan'ın hangi yargı çevresinde ikamet ettiği belli değildi, kendisine nasıl tebligat yapılacağı bilinmiyordu. Görünen o ki iyiyle kötünün ezeli savaşında iki tarafın ortak noktası adres kayıt sistemine dahil olmamalarıydı.

Bütün bu dosyalar ilk bakışta insana iyi bir kahkaha malzemesi veriyor. Fakat gülmenin hemen altında çok eski ve ağır bir mesele duruyor. İnsan başına gelen kötülüğe mutlaka bir muhatap arıyor. Deprem evi yıktığında, çocuk öldüğünde, hastalık geldiğinde, hayat parçalandığında “Neden?” sorusuna yalnız bilimsel bir açıklama yetmeyebiliyor. Fay hattı depremin nasıl olduğunu anlatıyor fakat acı çeken insana neden kendisinin seçildiğini söylemiyor. İşte din, felsefe ve kader tartışmasının başladığı yerde bu tuhaf davalar da ortaya çıkıyor.

Aslında Tanrı'ya açılan davaların hemen hepsi aynı kadim sorunun modern kostüm giymiş hali: Madem Tanrı mutlak güçlü ve mutlak iyi, kötülük neden var? Filozof bunu kitapla soruyor, din adamı vaazla cevaplıyor, mahkum ise dilekçeyi adliye kalemine bırakıyor. Yöntemler farklı, soru aynı.

Fakat mahkeme bu büyük hesaplaşmanın tarafı olmak istemiyor. Çünkü hukukun gücü aynı zamanda sınırından geliyor. Devlet insanların mallarına el koyabilir, şirketleri kapatabilir, suçluyu hapse atabilir, milyarlarca liralık tazminata hükmedebilir. Ama vereceği kararın uygulanabileceği bir muhataba ihtiyacı vardır. Tanrı hakkında deprem yapmama kararı çıkardığınızı düşünün. İlk deprem olduğunda ne yapılacak? Mahkemeye itaatsizlikten yakalama emri mi düzenlenecek? Tazminat ödenmezse mal beyanı mı istenecek? “Göklerde ve yerde bulunanların tamamı” haciz listesine mi yazılacak?

Galiba Tanrı davalarının en komik yanı, insan hukukunun bütün görkeminin sonunda bir PTT görevlisinin sorusuna yenilmesidir.

“Adres neresi?”

İnsanlık binlerce yıldır bunun cevabını arıyor. Filozoflar akılla, mistikler sezgiyle, dinler vahiy ve inançla cevap vermeye çalışmış. Dünyanın çeşitli mahkemeleri ise çok daha kısa bir cevap vermiş görünüyor:

Davalının tebligata elverişli açık adresi tespit edilemedi.

Böylece belki insanlık tarihinin en büyük davası, henüz ilk duruşmasına bile başlayamadan kalemde beklemeye devam ediyor.

DİĞER YAZILARI Bordo-Mavi, Ay-Yıldız ve Uzak Bir İrlanda Hikayesi 01-01-1970 03:00 Kahvaltılık çalan adamın ülkesinde milyonları konuşmak 01-01-1970 03:00 Foncu Fatma'nın 2 milyarı yem mi? 01-01-1970 03:00 Orwell yaşasaydı kitabın adını 2026 koyardı 01-01-1970 03:00 Futbol, Sadece Futbol Değildir.! 01-01-1970 03:00 Bakan Mehmet Nuri Ersoy, Adıyaman’a Hoş Geldiniz: Bu Kez Hangi Masalı Anlatacaksınız? 01-01-1970 03:00 Gerçek Vergi Rekortmeni Adıyamanılardır: Listeye Giremeyen Ebuzer'in Hikayesi 01-01-1970 03:00 Adalet Kime, Kalkinma Nereye? 01-01-1970 03:00 ATSO’da Rakibe KVKK, Yönetime Üye Listesi mi.? 01-01-1970 03:00 Kahta Öğretmenevi’nde Ne Oldu? 01-01-1970 03:00 Maskeli hesaplarda ‘Cesaret’: Bir itiraz yazısı 01-01-1970 03:00 Demokrasi Geliyor, Açın Kapıları.. 01-01-1970 03:00 Soru Sormanın Suç, Susmanın Makbul Sayıldığı Adıyaman’da Gazeteci Olmak 01-01-1970 03:00 KESK’ten Anahtar Parti’ye aynı sorun.... 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın Sessiz Kahramanları: Madenciler… 01-01-1970 03:00 Gazeteciyi kolundan tutup atanlar… 01-01-1970 03:00 İsmini “Adıyaman”la süsleyip ruhunu bir yerlere kiralamış dernekler, 01-01-1970 03:00 Okulda Öğretmen, Dışarıda Tüccar: Eğitimde Sessiz Bir Çetenin Anatomisi 01-01-1970 03:00 Anne yetiş, dershaneyi polis bastı.... 01-01-1970 03:00 Adıyaman 1984: Elektronik Kelepçe Çağı 01-01-1970 03:00 Türkiye'nin güvenlik doktrini ve savunma sanayi gerçekleri: Sıradaki olmamak için ne yapıyoruz? 01-01-1970 03:00 Cumhuriyet İlkokulu Cinayeti 01-01-1970 03:00